Prof. Dr. Katırcıoğlu, sürekli hastalık kuşkusu ve internetten edinilen kontrolsüz bilgilerin bireyleri sağlıksız bir evham döngüsüne sürüklediğini belirtti. Katırcıoğlu, sosyal medya ve estetik algısının ise kişiyi kendi gerçekliğinden uzaklaştırıp ‘aynadaki yabancıyı’ sevdiği bir yabancılaşma süreci yarattığını söyledi.
Radyo Sputnik’te yayınlanan İsmet Özçelik’le Ankara Farkı programının konuğu Kalp-damar Cerrahı Prof. Dr. Fehmi Katırcıoğlu oldu. Sağlık kaygısından estetik algısına, sosyal medya etkisinden toplumsal cinsiyet tartışmalarına kadar geniş bir çerçevede değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Katırcıoğlu, şunları söyledi:
‘Kapitalizmle birlikte kendimizden şikâyet etmemiz arttı’
Sağlık algısının kapitalist moderniteyle birlikte değiştiğini belirten Prof. Dr. Katırcıoğlu, bireylerin en küçük bedensel değişimleri bile hastalık olarak yorumlamaya yönlendirildiğini ifade etti:
“Sağlıktan çok sağlıksızlık hali. Sağlıksızlık hali daha çok 18. yüzyılın sonlarına doğru kapitalizmle birlikte insana verilmiş özel bir eğitimdir. Yani biz kendimizde hastalık aramayı, hastalıklı görmeyi, her şeyi vücuttaki iç dengesizliğe bağlamanın eğitimini almışız. Bu yüzden de kendimizdeki her türlü kontrol edilebilecek değişiklikleri de hastalık olarak algılıyoruz ve bunu derinlemesine araştırmak istiyoruz. Ve derinlemesine araştırmak isterken de eskiden ansiklopediler, kitaplar vardı; şimdi internetin değişik bağlantılarıyla araştırmaya çalışıyoruz. Bu da hata yapmamak için insanın en basit şikayetini görülebilecek en az ama en şiddetli şikayetlerle birleştiriyor ve bu kısır döngü kişide algıda seçiciliği bir kenara bırakarak hastalık halini daha çok yoğunlaştırıyor. Böylelikle biz hasta oluyoruz ve doktorlardan çıkmıyoruz. Bu aslında hastalık hissi enteresan bir kısır döngü.”
‘Sağlıkta sürekli evham sağlıksız bir durum’
Sağlıkta sürekli evham ve kuşkunun insanı yıpratan sağlıksız bir durum olduğunu belirten Prof. Dr. Katırcıoğlu, tıbbın reddedilmemesi gerektiğini ancak her değişikliğin büyük bir hastalık gibi yorumlanmaması gerektiğini söyledi. Katırcıoğlu, internetten edinilen kontrolsüz bilgilerin kaygıyı artırdığını ve sağlık konusunda uzman görüşünün belirleyici olması gerektiğini vurguladı:
“Sağlıksız bir durum. Hepimiz belli yaşlara ulaşıyoruz, belli şikayetlerimiz oluyor. Kimimizin bel ağrısı, kimimizin diş ağrısı oluyor. Bunların hepsinde büyük sonuçlar çıkartmak, büyük anlamlar aramak ve bunlar için koruyucu, kollayıcı tedbirlerde bulunmak insanın yaşamla ilgili diğer alanlarını daraltıyor. Sürekli kuşku, sürekli evham insanı küçültüyor. Bu yüzden insanın kendi bu ruhsal ve vücutsal bütünlüğünü tam olarak kabul etmesi lazım. Hastalık anında bile siz kendinizi bütün olarak kabul ederseniz hastalığın sizde verdiği etkileri daha çok azaltıyorsunuz. Peki burada ne yapmak lazım? Tıbbı reddetmek mi? Hayır. Düzenli kontroller var. Belli yaşlarda görülecek şikayetler var, bunlar için gerekli kan tetkikleri ve ölçümler yapılabilir. Ama bu ölçümlerdeki ufak tefek değişiklikleri büyük sonuçlara çıkacakmış gibi değerlendirmemek lazım. Bir de yaşayan her canlı yaşı ilerledikçe belli hastalıklarla karşılaşacak, tanışacak, alışacak. Bir kısmı atlatacak, bir kısmı da atlatamayacak. Maalesef biyolojinin de doğal süreci bu.
Pratikten elde edilmemiş bilgi, pratikle desteklenmeyen bir bilgi sanal bir bilgidir ve bir sürü kuşkuyu ve olasılıkları bir arada getirir. Bu yüzden deneyimli birisinin danışmanlığında sağlıkla ilgili bilgileri almak lazım. İnternet bilgileri yanıltıcı oluyor.”
‘Estetik ameliyatı ölümsüzlük arayışı’
Estetik yaptırma isteğinin altında ölümsüzlük arayışının yattığını belirten Prof. Dr. Katırcıoğlu, rekonstrüktif cerrahi ile estetik amaçlı işlemlerin birbirinden ayrılması gerektiğini belirtti:
“Güzellik arzusu insanın yüzyıllardır aradığı bir arzu. Biz eski çağlara baktığımız zaman şişman, yağlı özellikle Kibele, Kubaba’ya baktığımız zaman güzellik tanımı o zamanlar öyleydi. Ama yakın zamanda kapitalizmin artmasıyla birlikte beden ölçülerimizde bir değişiklik oldu. Diyetlerimizde bir değişiklik oldu. Zayıflamayı ve kendimizden sürekli olarak şikayet etmeye başladık. Çünkü artık bizim yüzümüz bir vitrin haline geldi ve biz vitrinimizi ne kadar düzgün tutarsak o kadar sağlıklı ve iyi olacağımızı düşündük. Estetik ameliyatların temelinde aslında insanın ölümsüzlük arayışı, hastalıklara ve yaşlanmaya karşı direnç yatar. Burada iki türlü şeyi ayırmamız lazım. Rekonstrüktif cerrahi yani vücutta yarık, damak var, başka anomaliler var veya bir yanık scarı var… Bunlara yapılan işlemlere rekonstrüksiyon diyelim ve bunu bizim şu anda konuştuğumuz plastik cerrahi işlemleri, plastik estetik işlemlerinden ayıralım. Bu gerekli bir iş. Mesela göz kapağınız düşüyor, görmeniz bozuluyor, size bir plastik cerrahi uygulaması lazım. Bunlar tıbbi gereklilik. Ama siz gayet güzel görünüyorsunuz. Ona rağmen kendinizi daha iyi hissetmek için estetik ameliyat oluyorsunuz.
Burada sorun şu: özellikle antik Yunan döneminde belirlenen vücudun altın oran kavramına uygun hale getirilmesi. Altın oran belli ölçülerde 1.6 kuralına uyan bir estetik geometri. Bu Fibonacci katsayısı. Bu oranı izlediğimiz zaman da biz güzellik kat sayısını buluyoruz. Özellikle heykel ve resimde, fotoğrafta çok kullanılan bir ölçümdür. Estetik cerrahi de öyle. Ancak estetik işlemlerde vücudun çok katmanlı olduğunu ve bunun birbiriyle bağlanmış bir sürü payandadan olduğunu, siz bozuk bir payandayı düzeltirken diğer denklemleri bozduğunuzu ve sonuçta sürekli olarak estetik işlemlere başvurmanız gereken bir durum oluşuyor. Bu yüzden güzellik kavramını tensel vitrinden çok ruhsal vitrine uygun tutmak ve bizim aradığımız ölümsüzlük arayışında ruhla teni birleştirmek daha önemli. Yoksa üniforma yüzler, birbirine çok benzeyen yüzler ortaya çıkıyor. Bu işlemlerle birlikte bir üniforma yüz oluyor. Nerelere ne işlemler yapıldığı çok rahat belli oluyor.”
‘Estetik rüzgarı tehlikeli’
Sosyal medyanın kişinin kendi gerçek görüntüsünden uzaklaşmasına yol açtığını söyleyen Pof. Dr. Katırcıoğlu, bireyin zamanla ‘kendinden yabancılaşmış bir imgeyi’ benimseyerek gerçeklik algısını zayıflattığını söyledi:
‘3. cins biyokültürel savaşın uzantısı’
3. cinsiyet tartışmalarını biyokültürel savaşın uzantısı olarak değerlendiren Katırcıoğlu, bunun toplumsal ve biyolojik gerçeklikten kopuşu temsil ettiğini ifade etti. Bunun toplumsal yapıyı ve biyolojik düzeni tehdit ettiğini belirterek dikkatle takip edilmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Katırcıoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bunun bir biyopolitik savaş olduğunu, biyokültürel savaş olduğunu varsayarak birkaç şey söylemek istiyorum. Bazı genetik anormaller var. Yani kromozom anomalileri var. Bunlar nüfusun yüzde birinden daha altıda. Bu tür değişiklikler veya değişik farklı cinsel yönelimler değişik dönemlerde görülmüştür. Ancak bunun bir kültürel politika olması, bunun kültürel politika olarak toplumlara dayatılmasını, hatta cinsel tabuların olduğu toplumlarda bu tür kültürel savaşın unsuru olan cinsiyetsizleşmenin tartışılması çok enteresan bir çelişki. Cinsel sorunlarını gerçek anlamda çözememiş bir toplumun cinsiyet değişiklikleriyle ilgili, üçüncü cinsle ilgili fikirlerinin yoğunlaşması, gerçekten uzaklaşması, demin anlattığımız estetik cerrahi ile ilgili olarak da hakikatten kopuşu gerektiriyor.
Üçüncü cinsiyet diye bir cinsiyet olamaz. Böyle bir tercih olamaz. İnsanların cinsel seçimi özgürlüğü diye bir şey olamaz. Çünkü bu kültürel olarak verilen bir şey. Üçüncü cinsiyet biyokültürel savaşın bir uzantısı. Tabii ne kadar büyürse büyüsün gerçeklerin üstüne çıkamaz. Hakikat eninde sonunda olaya hakim olur. Fakat büyümesinin en önemli nedeni bireysel örgütlenmeleri, bizi etkileyen özellikle genç kesimler, 14-18 yaş arasındaki insanları etkileyen bir sistem var. Bu sistemi muhakkak kontrol etmek lazım. Üniversitelerde bu tür derneklerin oluşmasını kabul etmemek lazım. Bunlar devlet nizamına ve insanın biyolojik nizamına uymayan faaliyetler. Bunları yasaklamak lazım. Bunlarla ilgili bazı fonların geldiğini, araştırmaların yapıldığını, sosyolojik araştırmaların yapıldığını görüyoruz. Bunları dikkatle takip etmek ve sorgulamak gerekiyor. Çünkü Türkiye’deki esas sorun üçüncü cins sorunu değil. Türkiye’deki esas sorun toplumun gençlerin kendilerini doğal cinsiyetleriyle ifade edip edemediğinin tartışılması sorunu. Tabular, toplumsal yasaklar gençlerin içsel enerjisini ortaya dökmekte engel oluyor. Bu günümüzün değil, yüzyılların bir sorunu. Bu, ülkemize açılan savaşların bir tanesi.”