İlber Ortaylı’nın ardından: Alimimiz başka bir dünyanın insanıydı!

Yakından tanıdığım ve Marksistlerden ironi ile “Markizler” diye söz eden İlber Ortaylı aslında başka bir dünyanın insanıydı! Artısı ve eksisi ile hiç sevmeyenlerin bile kayıtsız kalamadığı alimimiz, Nietzsche’nin “Pek tevazu göstermeyin; inanırlar!” aforizmasına uygun, renkli bir yaşam sürdürdü ve o hâliyle de aramızdan ayrıldı

İlber Ortaylı’nın ardından: Alimimiz başka bir dünyanın insanıydı!
Yayınlama: 19.03.2026
4
A+
A-

Prof. Dr. Taner Timur

İlber Ortaylı yaşamını yitirdi, şimdi popülaritesi dolayısıyla hakkında çeşitli değerlendirmeler yapılıyor! Bu vesileyle onu yakından tanımış, asistanlık sınavı jürisinde bulunmuş ve aynı kürsüde bir öğretim üyesi olarak yıllarca emek vermiş biri sıfatıyla ben de çorbada tuzum bulunsun istedim!

***

***

O yıllarda SBF, İstanbul Teknik Üniversitesi ile birlikte çetin bir seçme sınavı ile girilen bir öğretim kurumuydu! Bu sınavı kazanamayanlar arasında -ara sıra kedisinin söylediğine göre- Tayyip Bey de vardı! Ne demeli? Keşke kazansaydı ve her türlü görüşün tartışıldığı o özgür ortamda çok farklı görüşlere de daha fazla kulak verebilseydi!

***

İlber’in kazandığı asistanlık sınavını çok iyi hatırlıyorum! O esnada bazı gülünç sahneler de yaşanmıştı!

Jüride Deniz Baykal da vardı ve İlber’e “Söyle bakalım Dilber!” diye sorular yöneltiyordu! Onu dürtmeme rağmen oralı olmadı ve öyle devam etti. Oysa sınavdan sonra bunu söylediğimde çok utandı ve “Ne bileyim? dedi, hani bazı anneler kız evlat isterler ve olmayınca bu nedenle oğullarına da kız ismi verirler ya, ben de öyle sandım!”. Böylece İlber, Sina Akşin ve ben Mülkiye’de yıllarca Devrim Tarihi ve Kamu Yönetimi dersleri verdik.

***

Ben emekli olduktan sonra YTÜ’de Yüksek Lisans ve Doktora dersleri vermeye başladım ve kısa süre sonra GS’den de aynı yönde bir talep geldi. Oysa bu arada YTÜ’de sevimli bir dost grubu oluşturmuştum; onlardan ayrılmak istemedim. Öneri daha sonra İlber’e gitti ve İlber’in GS kariyeri böyle başladı!

***

İlber’in hocalığı ile ilgili değerlendirme yapmak bana değil öğrencilerine düşer! Kaldı ki İlber hakkındaki tartışmalar onun hocalığından çok siyasi duruşu konusunda cereyan ediyor! Yazar iktidar yandaşlığı ile suçlanıyor, Tayyip Bey’le boy resimleri yayınlanıyor; ondan aldığı bir ödül anımsatılıyor!

***

Aslında İlber’in bugünkü iktidarı beğenmiş olduğuna pek olasılık vermiyorum! Rusya’da soylu bir aileden gelen, şehir deyince St. Petersburg’u anımsayan bir aile için Türkiye bir taşra idi. Zaten ona Sovyet Devrimi’nden sonra Ankara’ya sığınan Rusların başkenti nasıl bulduklarını sorduğumda, bana “Ne diyorsun hocam! Anlatılanlara göre düşüp bayılanlar bile olmuş!” diye yanıt vermişti!

***

Sığınmacı Ruslar başkentimiz burjuva kültürüne önemli katkılarda bulundular! Örneğin kravatsız girilmeyen, menüsünde Fransız ve Rus yemekleri yer alan, müzikli ve danslı Karpiç lokantası onların eseriydi!

Aslında lokantacılık onlara göre bir iş değildi! Herhalde bu işi kerhen yaptılar! Ne var ki o günlerde ailenin başka seçeneği yoktu; hızla alana uydular. İlerleyen yıllarda da peder Kemal Ortaylı Bey MİT’te görev aldı!

***

Bütün bunlar işin özel tarafı! Fakat bence daha da önemlisi Ortaylı’nın ölümünün “tarih yazıcılığı” tartışmalarını yeniden gündeme getirmiş olması! Gerçekten de “kurucu baba”lığı Heredot’a (M.Ö. 5. yy) kadar uzanan bu disiplinin bilimsel statüsü ne olabilir?

***

Aslında tarihçilik disiplini “Vakayiname” ya da “Kronik” yazarlığı adı altında hükümdarların söz ve eylemlerinin ifadesi şeklinde ortaya çıktı ve bir çeşit “sahibinin sesi” oldu! Bu anlatıda nesnellik söz konusu değildi; esatir ile gerçek olaylar bir arada veriliyordu! Ne var ki ilerleyen yüzyıllarda bu alanda iki kırılma noktası yaşandı.

Bunlardan birincisi Leopold von Ranke (1795 – 1886) adını taşıyan bir Alman’ın imzasını taşıyordu ve bu düşünür tarih yazıcılığında uydurmacılık ve esatiri gerçeklerden ayırarak “olayları aynen olduğu gibi (wie es eigentlich gewesen)” ele almak ilkesini getirdi! İkincisi ise yine bir Alman olan Karl Marx’tı; o da “emek gücünün metalaşması”, “üretim güçleri”, “üretim ilişkileri”, “üretim biçimi” gibi kavramlarla tarihi evrimi dönemlere (ilkel komünal toplum, feodalite, kapitalizm, sosyalizm) ayırarak inceleme yöntemini icat etti. O kadar ki “Açık Toplum ve Düşmanları” başlıklı eseriyle Marksizm düşmanlığının bayraktarlığını yapmış sayılan Karl Popper bile aslında Marx’ın Marksizm’ini dogmatik Marksistlerden ayırarak, onun “dürüst bir düşünür; toplumsal sorunların samimi ve sevecen bir analisti” olduğunu” teslim etmişti! (Wikipedia).

***

Benzer bir görüşü bizde de Prof. Dr. Halil İnalcık “Tarihçilerin Kutbu” başlıklı nehir söyleşisinde şu sözlerle ifade etti: “Tarihte sosyal çatışmalar benim araştırma sahamdır. Tahlillerimde, yorumlarımda tabii ki Marksist sosyolojiden de faydalanıyorum, buna bakarak Marksist damgası vurabilirsiniz!”. Bununla beraber İnalcık “doktriner” olmadığını da ekliyordu. (İş Bankası Yayınları, 3. Baskı 2005, s. 212). Sanırım Hoca’yı kendisine örnek alan Ortaylı’nın bu görüşü onaylaması mümkün değildi!

***

Yakından tanıdığım ve Marksistlerden ironi ile “Markizler” diye söz eden Ortaylı aslında başka bir dünyanın insanıydı! Artısı ve eksisi ile hiç sevmeyenlerin bile kayıtsız kalamadığı alimimiz Nietzsche’nin “Pek tevazu göstermeyin; inanırlar!” aforizmasına uygun, renkli bir yaşam sürdürdü ve o hâliyle de aramızdan ayrıldı.

Huzur içinde yatsın!

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.