Biyofobi: Doğa korkusuna neden kapılıyoruz?

Araştırmalar, doğayla temasın psikolojik faydalarını ortaya koyuyor. Buna rağmen kentleşme ve dijitalleşme, insan ile doğa arasındaki bağı zayıflatıyor ve “biyofobi” riskini artırıyor.

Biyofobi: Doğa korkusuna neden kapılıyoruz?
Yayınlama: 22.02.2026
4
A+
A-

Doğa deneyimleri genel olarak insan ruhu için bir merhem olarak görülür. İnsanların doğaya duyduğu sevgi için özel bir kavram bile var: Biyofili.

Bu fikir evrim psikolojisinden gelir ve insanların evrim sürecinde kendilerine iyi hayatta kalma koşulları sunan doğal alanlara yöneldiğini savunur.

Bunun karşıtı ise biyofobidir, yani doğa korkusu. Buna örnek olarak büyük yırtıcı hayvanlara duyulan korku ya da zehirli olabilecek örümcek ve yılan gibi hayvanlara yönelik fobiler verilebilir.

Ancak araştırmacılar giderek bu tür somut ve başlangıçta yaşamı koruyucu korkuların çok ötesine geçen bir doğa korkusu biçimini gözlemliyor. İsveç’teki Lund Üniversitesi’nin bir derleme çalışması bu sonuca varıyor. Araştırma ekibi, insan ile doğa arasındaki ilişkiyi ele alan farklı disiplinlerden toplam 196 çalışmayı değerlendirdi.

Sonuç: İnsanların doğayla ilişkisi belirgin biçimde kötüleşiyor gibi görünüyor.


Bu orman fotoğrafı adeta bir bilgisayar oyunundaki sanal dünyayı andırıyorFotoğraf: Denis Lazarenko/Fotolia

Doğa ile temasımız giderek azalıyor

Çalışmaların çoğuna göre bu kötüleşmenin temel nedeni, giderek daha fazla insanın doğayla giderek daha az temas kurması. Derleme çalışmasını yöneten Lund Üniversitesi’nden Johan Kjellberg Jensen bunu böyle aktarıyor. Buna göre doğayla olumsuz bir ilişki ile giderek daha fazla insanın kentlerde yaşaması arasında açık bir bağlantı var.

Çevre ve iklim bilimci Jensen, DW’ye yaptığı açıklamada “Bugün dünya nüfusunun büyük bölümü şehirlerde yaşıyor, bu da gelecek nesillerin biyofobi riskinin artabileceği anlamına geliyor” diyor.

Berlinli psikolog Dirk Stemper de bilim dünyasının 1970’lerin sonlarından bu yana insanların doğadan yabancılaştığını gözlemlediğini söylüyor. Bu durum özellikle sanayileşmiş ülkeler için geçerli:

“Çocuklar giderek daha fazla betonlaşmış, doğadan uzak çevrelerde büyüyor ve zamanlarını ağırlıklı olarak kapalı mekanlarda ve dijital ortamlarda geçiriyor. Tırmanmak, kirlenmek ya da hayvanları gözlemlemek gibi bedensel ve duyusal deneyimler eksik kalıyor.”

Oysa tam da bu deneyimler doğayla aşinalık oluşturuyor. Bu deneyimler olmadığında doğa yabancı geliyor.

Tanımadığımız şey ilgimizi de çekmiyor. Bu da iklim değişikliği ve türlerin yok oluşu çağında gerçek bir sorun haline gelebilir.

Tersinden ifade edersek: İlgi duymadığımız şeyi korumak da istemeyiz.


Günümüzde zamanımızın büyük bölümünü kapalı mekânlarda geçiriyoruz; tıpkı fotoğraftaki Troisdorf kapalı eğlence parkında olduğu gibiFotoğraf: Marc John/Bonn.digital/picture alliance

Toprak kirli ve solucanlar “iğrenç” görülüyor

Bu tutumu, ebeveynler olarak çocuklara da aktarıyoruz. Araştırmanın yöneticisi Jensen, “Ebeveynlerin doğaya yönelik olumsuz tutumları çocuklarının doğayla ilişkisini etkileyebilir, Bu da doğayla bağın aşağı yönlü bir sarmala girmesine yol açabilir,” diyor.

Psikolog Stemper’e göre çocuklar, sürekli “Kene var, dikkat et” ya da “Ona dokunma” gibi cümleler duyduklarında, doğayı bir tehlike olarak deneyimliyor.

Bu gözlemi çevre eğitmeni Susanne Sigl de paylaşıyor. Köln’de faaliyet gösteren ve özellikle çocuklara doğayla olumlu bir ilişki kazandırmayı amaçlayan Querwaldein adlı kâr amacı gütmeyen dernekte çalışıyor.

Eğitmen, “Ormanda çocuklardan uzun dallar bulmalarını istediğimizde bazıları onlara sadece parmak uçlarıyla dokunuyor, bazıları mendil kullanıyor, bazıları ise hiç dal getirmiyor” diyor. Birçok çocuk kestane ya da fındığa dokunmak yerine sadece bakmayı tercih ediyor, solucanlara ya da küçük böcekler gibi zararsız canlılara ise hiç yaklaşmıyor.


Denge kurmak, yeni şeyler denemek, dokunmak:Doğa aslında çocuklar için mükemmel oyun fırsatları da sunuyorFotoğraf: Stefan Schütz/Robyin Page/imago-images

Doğaya yabancılaşmanın sonucu: Korku ve düşmanlık

Doğa, bize yabancı hale geldiyse ve ondan korkuyorsak bu korku düşmanlığa da dönüşebilir. Lund Üniversitesi’nin araştırma ekibi, buna dair de kanıtlar buldu. Çalışmalara göre biyofobik kişiler doğadan aktif olarak kaçınıyor ve bazı durumlarda ayı, kurt ya da köpekbalığı gibi hayvanların öldürülmesini savunuyor.

Bilim insanı Jensen, doğayla ilişkimizin sadece doğayla temas eksikliği gibi dış faktörlerden değil, iç faktörlerden de etkilendiğini söylüyor. Birçok çalışmanın gösterdiği gibi insanlar kendilerini zayıf ya da hasta hissettiklerinde, örneğin yırtıcı hayvanlara karşı daha fazla korku duyuyor.

Doğayla ilişkimizde kültür de belirleyici olabiliyor

Doğayla ilişkimizi kültür de güçlü biçimde belirliyor. Berlinli psikolog Dirk Stemper, “Orta Avrupa’da eskiden orman tehlikenin, vahşi hayvanların, açlığın, soyguncuların ve büyülü tehditlerin mekanı olarak görülürdü” diyor. Ancak Romantizm kültürel hareketiyle birlikte Almanya’da orman özlem duyulan bir manzaraya dönüştü.

Stemper’e göre, Romantizm dönemi (1795-1848) için tipik olan, dönemin hızlı teknik ilerlemesine tepki olarak büyülü, doğaüstü ve harikulade olanı arayıştı:

“Bugünse bir anlamda doğa korkusunun geri dönüşünü yaşıyoruz. Ancak bu kez soyguncular ve vahşi hayvanlar nedeniyle değil, yabancılaşma, medya çerçeveleri ve dijital dikkat dağınıklığı nedeniyle.”

Stemper, aynı zamanda birçok dijital medya doğanın çarpıtılmış bir görüntüsünü sunduğunu savunuyor:

“Bu ‘hipergerçeklik’, orijinal ile çoğu zaman filtrelenmiş kopya arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Bunun sonucu olarak, Instagram akışları ya da bilgisayar oyunları gibi sanal doğa deneyimleri, orman, çayır ya da hayvanlarla gerçek karşılaşmalardan daha yoğun ve daha gerçek gibi algılanabiliyor.”


Yakından bakmak, hissetmek, koklamak: Bazı çocuklar, doğada bunu yapmaya artk cesaret edemiyorFotoğraf: Hauke-Christian Dittrich/dpa/picture alliance

Yetersiz doğa sağlığımıza zarar veriyor

O halde Instagram’daki “zararsız” orman çok daha güzel görünüyorsa neden gerçek ormana gidelim?

Çünkü bize iyi geliyor. Psikolog Lea Dohm, “Doğada zaman geçirmek ruh sağlığımızı destekliyor ve birçok insan sık sık gergin ve yük altında hissediyor” diyor.

Psikolog Stemper ise “Araştırmalar orman ve doğanın, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) belirtilerini hafiflettiğini, dikkat ve konsantrasyonu artırdığını, duyusal sorunları azalttığını ve duygusal düzenlemeyi desteklediğini gösteriyor” diyor.

Ancak biyofobik kişiler doğadan kaçındıkları için tüm bu sağlık yararlarını kaçırıyor.

Doğaya yeniden nasıl yaklaşabiliriz?

Araştırmacı Jensen, “Bilgi yardımcı olur. Bunu birçok çalışma da gösteriyor,” diyor ve ekliyor:

“Çok sayıda bitki ve hayvanı tanıyan, doğanın işleyişini anlayan kişiler, doğayı daha fazla takdir edebilir. Böylece ‘olumsuz bir ilişki riski’ de azalır. Doğaya yönelik korku gerçekten haklı gerekçelere dayanıyorsa örneğin çiftlik hayvanlarını yırtıcılardan koruyarak çatışmaları önlemek gibi adımlar yardımcı olabilir.”


Uzmanlardan tavsiye: Küçük-büyük herkes doğayı yeniden keşfetmeliFotoğraf: Axel Heimken/dpa/picture alliance

Psikolog Lea Dohm ise “Bir korkunun arkasında gerçek bir tehlike yoksa, ondan kurtulmanın en etkili yolu yüzleşmektir” diyor.

İnsanlar adım adım yeniden doğayla temas kurmaları için yönlendirilebilir.

Çevre eğitmeni Sigl’e göre, çocuklarda bu en iyi, kendini oyuna kaptırdıkları anlarda işe yarıyor:

“Çocuklar ormanda kovalamaca oynarken düşüp kalktıklerinde, bir ağacın arkasına saklandıklarında ya da çalılıklara çömeldiklerinde sonrasında dallara dokunmak genellikle sorun olmuyor.”

 

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.