Nasıl ki IKBY bugün Türkiye’nin bölgedeki neredeyse tek dostu durumunda ise aynı şey neden Suriye için, İran için geçerli olmasın? Hem buraları açıktan ya da el altından bastırmaya, zayıflatmaya çalışmak Türkiye’ye bir güç kazandırmadığı gibi tam tersine Türkiye’deki Kürt yurttaşlarının aidiyet duygularını törpülediğini de unutmamalıdır. Kürtlerin kazanımları Türkiye’nin kaybıymış gibi bir paranoya artık terkedilmelidir. Hem barış süreci zaten bunun için değil mi?
Prof. Dr. Ahmet Özer*
Giriş
İran’da varlık gösteren başta İran KDP’si olmak üzere PKK’ya yakınlığı ile bilinen PJAK, solcu ve sosyalist eğilimli Komela, milliyetçi tandanslı PAK olmak üzere 5 parti yakın bir geçmişte birlikte mücadele etme kararı aldılar. Şimdiye kadar böyle bir birlik kurmamış bu örgütlerin (bir tarihsel zaafı aşarak) bir araya gelmesi Kürtler açısından son derece önemli bir kazanıma işaret ediyor. Bu aynı zamanda İran’da bir rejim değişikliği hedeflenmesi durumunda ABD/İsrail açısından da takip edilmesi gereken bir gelişme haline gelmiş oluyor.
Ancak burada altı çizilmesi gereken nokta şu ki; Kürtler bu süreçte rejim değişikliğini elbette istiyor, yanı sıra kendi kaderlerini belirlemek de hakları, ama bu İran’dan ayrı bir devlet kurmak anlamına asla gelmemeli ve böyle bir talepleri de yok; İran halklarının haklarını koruma konusunda kararlı olduklarını da ayrıca açıkladılar. Bununla birlikte Kürt davasına zarar verecek davranışlarda bulunmayacaklarını, aynı şekilde İran halklarına zarar verecek bir ittifakın içinde yer almayacaklarını da belirttiler. Daha da önemlisi İran’ın geleceğinin dış güçler tarafından değil iç dinamikler tarafından belirleneceğini söyleyerek AB/İsrail ile iş birliği yapılacağı şeklindeki tezleri boşa çıkardılar. Şimdi bunları biraz açalım.
1-Kürtlerin hedefi
Bir araya gelen Kürt güçlerinin temelde üç temel hedefi olduğu söylenebilir. Bunlar:
Genelde bu örgütler İran’ın üniter yapısı içinde kalarak “İran’a demokrasi, Kürdistan’a özerklik” sloganı ile ortaya çıkmışlardı. Dolayısıyla ulusların kaderini tayini illa ki ayrılma olarak görülmemelidir, bu kader tayini pek ala birlikten yana da kullanılabilir, İran Kürtlerinin de talebi bu yöndedir.
İran Kürtleri ile ilgili çokça tartışılan diğer bir husus da başta ABD/İsrail olmak üzere diğer devletlerle ittifak kurmaları söz konusu mu, bu olursa nasıl olur ve İran Kürtleri bu konuda nasıl tavır alır meselesidir. Bu husus da üç şey söylenebilir:
O halde çevre devletler ile ilgili bir çatışma ya da savaş gündeme geldiğinde Kürtler kiminle hareket edecek, ABD /İsrail Kürtleri kullanacak diye bazı dezenformasyonların girdabına girmek yerine şu soruyu sormalı herkes: Böyle durumlarda neden hemen Kürtler gündeme geliyor. Demek ki bu ülkelerde Kürtlere dair bir sorun var. Bu sorun çözülmedikçe de bu türden tartışmalar sürüp gidecektir. Kürtlerin içinde yer aldığı dört ülke kendi vatandaşlarının ne yapacağı nasıl davranacağı kaygısını gütmek yerine onların hakkını hukukunu ihya ederek bu endişelerini ortadan kaldırma yoluna gitmeliler. Bu daha rasyonel daha akılcı ve daha demokratik değil mi?
Kaldı ki İran’daki Kürt örgütlerinin askeri yönden çok büyük bir güce sahip oldukları da söylenemez. En çok savaşçı gücü ve deneyimi yüksek olan PJAK’ın 5-6 bin silahlı askeri olduğu söyleniyor. Efsanevi Kasımlo’nun örgütü olan İran KDP’sinin ise 2-3 bin savaşçısı bulunuyor. (Bilindiği gibi Kasımlo İran Devleti tarafından öldürüldü. Görüşmeler için İran tarafından Avrupa’ya çağrıldığında kendisine tuzak kurularak Savak tarafından katledildi. Yerine gelen Şerefkendi de aynı akıbete uğradı.) En köklü ve etkin örgütün Kasımlo’nun KDP’si olduğu söylenebilir. Diğer örgütlerin de 3-5 bin silahlı gücü olduğu varsayılırsa bile 10-15 bin kişilik bir silahlı güçtür söz konusu olan.
İran’ın güçten düşmüş, reforme edilememiş klasik ordusu bir yana, rejimin kurup kolladığı daha aktif bir ordu olan devrim muhafızları ordusu var. 250 bin kişilik Devrim Muhafızları karşısında Kürtler tek başına ne kadar varlık gösterebilir?
Tabi İran çok etnisiteli bir yapıya sahip. 1.6 milyon metrekareye yayılan alanda 90 milyona yakın insan yaşıyor. Bunun yüzde 15’i Kürt. Kürtler daha ziyade kuzeyden güneye inen hat üzerinde Azerbaycan-Türkiye-Irak sınırında batı İran’da yaşıyor. Başta Kürdistan Eyaleti/Vilayeti olmak üzere kuzeyde batı Azerbaycan Eyaletinde, güneyde de Kirmanşah’da kendi topraklarında yaşıyorlar. Sayıları yaklaşık nüfusun yüzde onunu biraz aşıyor, 10-15 milyon civarındalar. Kapladıkları tarihsel alan ise 160-200 bin km kare civarında. Bu da aşağı yukarı İran coğrafyasının yüzde 10’na tekabül ediyor.
Afganistan ve Pakistan sınırında yaklaşık 2 milyon civarında Beluci yaşıyor. Onlar da rejimden memnun değiller. Kuzey batıda ise Azerbaycan Eyaletinde Azeriler var. Geri kalan yaklaşık 60-70 milyon Fars nüfus olup kahir ekseriyeti Şia mezhebine tabiidir. Bu arada Kürtler dahil olmak üzere diğer etnisitelerden de az da olsa Şia’ya mensubiyet söz konusu. Ancak Kürtlerin ağırlıklı nüfusunun Sünni olduğunun altı çizilmeli.
2- Kürtler açısından tarihsel arka plan
1946 yılında Mahabat Kürt Cumhuriyeti Kadı Muhammed’in öncülüğünde kuruldu. İkinci Dünya Savaşı sonrasıydı. Savaş sırasında İran’ın kuzeyi Sovyetlerin güneyi ise İngilizlerin işgalindeydi. Sovyetlerin güç ve desteği ile kurulan Mahabat Kürt Cumhuriyeti Sovyetlerin çekilmesi ile düştü. Cumhurbaşkanı Kadı Muhammet ve iki bakanı Cumhuriyet’in kurulduğu Çarçıra Meydanında asılarak idam edildi. Bir kez daha Kürtler bir süper gücün azizliğine ve ihanetine uğramıştı.
Benzer bir durum 1975 yılında Irak’taki Kürtler için yaşandı. Yıllardır savaşan İran ve Irak Cezayir’de ABD dışişleri bakanı Kissinger’ın planlamasıyla bir anlaşma yaptı. ABD’nin desteklediği İran’ın Mele Mustafa Barzani’yi yalnız bırakması ile Irak Kürt güçleri yenilerek geri çekilmiş, Barzani sağlık nedeniyle gittiği ABD’de 1979 yılında yaşama veda etmesiyle Kürt mücadelesi sekteye uğramıştı.
Fakat Irak Kürdistan bölgesel yönetimi 30 yıl sonra ABD’nin Irak’ı işgali ile kurulmuştu. Zira 1975’te ABD’nin çıkarları Kürtlere ihanet ederek terk etmeyi gerektirmiş, bu sefer aynı Amerika’nın müdahalesinin yarattığı koşullar sonucu federe Kürdistan kurulmuştu. Ortadoğu’da haritalar ya da rejimler ancak savaşlarla değişebiliyor. Kürtlerin de bu senaryolara hazırlıklı olmaları kadar doğal bir şey yok.
İran’da ve Irak’ta sahnelenen bu kez bir süre önce Suriye’de yaşandı. Suriye’deki Kürtleri destekleyen ABD, çıkarları gereği, İŞİD tehdidi ortadan kalkınca Kürtlere verdiği taahhüdü unutarak onları yüzüstü bıraktı.
Şimdi benzer bir senaryonun İran’da sahneye konulması ihtimali tartışılıyor. Umarız ki bu kez Kürtler 1946 İran, 1975 Irak, 2025 Suriye deneyimlerinin ışığında kendilerine bir yol çizerler.
Kural nizam tanımayan savaş şimdilerde son sürat yoğun biçimde devam ediyor. ABD’nin İran liderini öldürmesi elbette kabul edilmez bir durum. Peki, Molla Rejiminin Kürtleri vinçlere asarak idam etmesi kabul edilebilir mi? Kadınlara yapılan baskı, Molla Rejiminin kötü yönetimi sonu ortaya çıkan yolsuzlukların yoksulluk olarak halka yansıması, bir üst tabaka safahat içinde yaşarken açlık ve yoksullukla boğuşan milyonların halini kimsenin dikkate almaması. Daha da önemlisi teokratik rejimin 21. yüzyıl dünyasında eşitlik, özgürlük ve adaleti yok sayarak baskı ve din korkusunu yayarak kendini yaşatmaya çalışması. Elbette bütün bunlar kabul edilebilir değildir. Ne ki İran’ın despot teokratik rejimi değişmeli ve bu değişikliğe İran halkları karar vermeli ve kendileri öncülük etmelidir. Değişim halkların iç dinamiği ile olmalıdır.
Dolayısıyla meseleleri ak ve kara olarak değerlendiremeyiz, ABD’nin emperyal emellerini, İsrail’in saldırganlığını eleştirdiğimiz kadar Molla Rejiminin kendi yurttaşlarına yaptığı zulmü de gözler önüne sermeliyiz.
Nüfusun ve coğrafyanın aşağı yukarı yüzde 10’nuna tekabül eden Kürtlerin de insanlık onuruna yakışır düzeyde yaşaması için gerekli hak ve özgürlüklere sahip olması en doğal haklarıdır. Bunun yol ve yöntemlerini de dışardan empoze ile değil kendi iç dinamikleriyle gerçekleştirmeliler. En iyisini onlar bilir zira onlar bu realiteyi yaşayanlardır. Yapacakları en doğru şey, her senaryoya hazırlıklı olmalarıdır.
3-Savaşın Türkiye’ye yansımaları
Türkiye açısından savaşın üç yansıması söz konusudur.
Eğer savaş uzun sürerse ve İran halkı her şeye rağmen göç etmeye karar verirse, batı İran’dan gelecek göç Türkiye’ye gelecektir. İlk hedef şehirler Van, Ağrı ve Hakkâri gibi iller olacaktır.
Suriye Savaşı’nın bir sonucu olarak yaşanan göç sorununu hala çözememiş olan Türkiye’nin bir de İran’dan gelecek göçe maruz kalması Türkiye’yi hem ekonomik olarak sıkıntıya sokacak hem de güvenlik açısından zorluklara sürükleyecektir.
Türkiye yöneticileri uzun tarihsel süreçte hep Kürtlerin kendi hak ve özgürlüklerini kazanmasını engeller pozisyonda olmuş, bulundukları ülkelerde özerk ya da federatif yapılarla ortaya çıkmasından üşütmüştür.
Bu nedenle sadece İran, Irak, Suriye Kürtlerinin hareketliliğinden değil, bu hareketliliğin Türkiye’deki Kürtleri de tetiklenmesinden (gereksiz bir biçimde) ürkülmektedir. Türkiye’de 25 milyon civarında Kürt yaşıyor. Suriye, Irak, İran Kürtleri Urfa, Mardin, Hakkâri, Van, Ağrı Kürtlerinin akrabalarıdır. Türkiye onlara şüphe ve kaygı ile bakmak yerine onlarla dost ilişkiler geliştirebilir. Onların hak ve özgürlüklerini kısıtlamak için İran, Suriye, Irak’la iş birliği yapmak yerine “bu coğrafyada yaşayan Kürtler benim yurttaşlarımın soydaşlarıdır” diyerek hamiliğine soyunabilir.
Böylece hem bölge barışına katkı sağlayarak bir bölgesel güç olarak ortaya çıkabilir, hem de iç barışını bu yolla daha güçlü bir biçimde tesis edebilir. Aksi taktirde “Kürt anasını görmesin” politikası, tarihteki örneklerinden de anlaşılacağı gibi hiçbir zaman Türkiye açısından kalıcı, sonuç alıcı ve hayırlı sonuçlara yol açmamıştır. Türkiye batıda denizlerle doğuda Kürtlerle çevrilidir.
Nasıl ki IKBY bugün Türkiye’nin bölgedeki neredeyse tek dostu durumunda ise aynı şey neden Suriye için, İran için geçerli olmasın? Hem buraları açıktan ya da el altından bastırmaya, zayıflatmaya çalışmak Türkiye’ye bir güç kazandırmadığı gibi tam tersine Türkiye’deki Kürt yurttaşlarının aidiyet duygularını törpülediğini de unutmamalıdır. Kürtlerin kazanımları Türkiye’nin kaybıymış gibi bir paranoya artık terkedilmelidir. Hem barış süreci zaten bunun için değil mi?
İran savaşının Türkiye’ye bir yansıması da İran’dan aldığı gaz ile ilgilidir. Türkiye kullandığı gazın yaklaşık yüzde 15’ni İran’dan alıyor. İran savaş koşullarında bunu kesme yoluna gidebilir. Bu durumda bazı zorluklar ortaya çıkacaktır. Özellikle kışın daha sürdüğü doğu illeri bakımından durum göz önüne alınırsa iyi olmayan sonuçlar doğurabilir. Türkiye açısından bir endişe kaynağı da bu denebilir.
Şimdilik uzak bir ihtimal olan bu durumu hem şimdi konuşmak istemiyoruz hem de bu bambaşka bir yazının konusu. Nitekim yörüngesini ya da yönünü şaşırmış füzeler bizi kaygılandırsa da soğukkanlılığımızı asla kaybetmemeliyiz. Zira bu savaş hiçbir surette Türkiye’nin savaşı değil ve hiçbir zaman da Türkiye’nin dahil olacağı bir savaş olmamalıdır.
Sonuç
Sonuç olarak savaş nasıl seyreder, nasıl sonuçlanır?
Bir kere psikolojik olarak İran Şia’sının “Kerbela kültürü” ile bir direnme gücü olduğu unutulmamalı. İran’ın dini liderleri sadece siyasi lider değiller aynı zamanda ruhani liderdirler. Hz. Hüseyin’in trajik sonuna referansla İran Şia’sının “Her yer Kerbela, her gün Aşura” yaklaşımı ile İran-i kimliğini öne çıkarıp direnebilir. Zira İran kültürü, İran dini inancı ve bunların ortaya çıkardığı bir kültür var. Bunlar onun dayanma gücü hanesine artı olarak kaydedilebilir. İran Suriye ve Irak’la karşılaştırılmayacak ve karıştırılmaması gereken bir ülke. Hem Irak ve Suriye’de yürürlüğe konan kara hareketi olanakları ABD açısından İran da (aynısı ile) geçerli değil.
Ancak buna karşın İran modern, donanımlı ve yeterli bir hava gücüne ve aynı şekilde teknolojik güce sahip değil. Bu da onun en belirgin eksisi. Bir eksi de petrol ve gaza rağmen içinde bulunduğu ekonomik darboğaz için kaydedilebilir. Bütün bunlara ilaveten İran’daki etnik yapıların ve halkın en azından bir bölümünün rejimden memnun olmaması da eklenmelidir.
Dolayısıyla üç eksisine karşın bir artısı var İran’ın, o da savaş gücünden ziyade insan gücüne dairdir. Günümüzde savaşların insan gücünden ziyade teknoloji ve ekonomi gücü ile yapıldığı göz önüne alınırsa İran’ın İsrail ve ABD karşısındaki güçsüzlüğü ortaya çıkar. Dolayısıyla İran bir artıya güvenerek savaşı uzatmak ve etrafa yaymak çabasına girişebilir. Fakat ABD ve İsrail’in üstün askeri gücüne, teknolojik donanımı karşısında ne kadar dayanabileceği de meçhuldür.
Bu savaşın en avantajlı ülkesi İsrail’dir. İsrail’in hem bir direnme gücü var hem de (savaşın uzun ya da kısa sürmesinden azade olarak) İran’a vurulacak her darbe onun işine gelir.
Buna karşın ABD’nin neden savaşa girdiği hâlâ belirsiz. Trump gibi dengesiz bir liderin ne zaman ne yapacağı belli değil. Şurası açık ki bu savaş Amerika’yı hırpalıyor, İran’ı zayıflatıyor, ama İsrail’i güçlendiriyor. Trump’ın sloganı olan “Amerika First” adeta “İsrail First’e” dönüşmüş durumda. Bu nedenle hem cumhuriyetçilerden hem demokratlardan “bu savaş bizim savaşımız değil niye girdik, yoksa Netanyahu’nun oyununa mı geldik?” eleştirileri yükseliyor.
Ayrıca Hürmüz Boğazı’nın sekteye uğraması, dünya petrol Pazarı’nın üçte birini ve likit gaz piyasasının da beşte birini doğrudan etkiliyor. Bu durum İran’ın enerji pazarları kadar ABD petrol piyasasını da olumsuz etkiliyor.
Dolayısıyla ABD bu savaşı ne kadar sürdürebilir, İran buna ne kadar dayanabilir henüz belli değil.
Belli olan bir şey varsa o da şudur; savaş ister sürsün ister şimdi bitsin, artık Orta Doğu başta olmak üzere dünya yeni dengelere gebe. Aynı zamanda bu savaş, gelecekteki olası dünya düzeni için yapılacak savaşın döl yatağına da düşen bir tohum olarak büyüyecektir. Ne zaman uç verip ortaya çıkacağı ise başta Çin olmak üzere Rusya’nın (ve hatta Hindistan’ın) alacağı tavra göre değişecektir.
*Görevden uzaklaştırılan tutuklu Esenyurt Belediye Başkanı