21 Mart: Irkçılığa karşı hafıza, nevruz ve newrozun sözü

Nevruz bize, takvimlere dair bir bilgi verir ve orada sabitlemek ister. Newroz ise şunu söyler: Baskı ne kadar ağır olursa olsun, hayat yeniden filiz verir. Çünkü bahar yalnızca doğanın değil, eşitlik ve adalet mücadelesinin de mevsimidir…

21 Mart: Irkçılığa karşı hafıza, nevruz ve newrozun sözü
Yayınlama: 20.03.2026
12
A+
A-

Prof. Dr. Cem Terzi

21 Mart yalnızca baharın gelişi değildir.

Aynı zamanda insanlık tarihinin utanç sayfalarından birine karşı yükselen direnişin günüdür.

1960 yılında Güney Afrika’nın Sharpeville kasabasında, ırkçı rejime karşı barışçıl biçimde toplanan siyahların üzerine ateş açıldı, 69 insan öldürüldü, yüzlercesi yaralandı.

Bu nedenle Birleşmiş Milletler 21 Mart’ı Uluslararası Irk Ayrımcılığı ile Mücadele Günü ilan etti.

Ama tarih bazen ironik bir biçimde umutla kesişir.

Aynı gün, dünyanın birçok yerinde newroz/nevruz kutlanır. Toprak uyanır. Gece ile gündüz eşitlenir. Doğa, kendini yeniden kurar.

Kürtler için ise newroz, yalnızca mevsimsel bir dönüşüm değil, kimliğin ve siyasal hafızanın günüdür.

20. yüzyıldan itibaren newroz, Türkiye’de uzun yıllar yasaklandı, buna rağmen, Kürtler tarafından sahiplenilen, kitlesel bir politik ifade alanına dönüşen özel bir gün oldu. Newroz, “Nevruz” adıyla devletleştirmeye çalışıldı. Ama buna rağmen, onun, dönüşümü sembolize eden ateşi sönmedi. Çünkü newroz, yalnızca bir kutlama değil, varoluşu ifade eden kavramsal bir cümledir: “Biz buradayız.”

Bu yüzden 21 Mart yalnızca bir yas günü değil, aynı zamanda, anımsama ve söz söyleme günüdür:

Irkçılığa karşı söz.

Eşitlik için söz.

Birlikte yaşama iradesi için söz.

Sharpeville’de vurulanların hatırası bize şunu öğretir:

Irkçılık yalnızca bir fikir değil, bir iktidar biçimidir.

Nevruz bize, takvimlere dair bir bilgi verir ve orada sabitlemek ister.

Newroz ise şunu söyler:

Baskı ne kadar ağır olursa olsun, hayat yeniden filiz verir. Mücadele, yaşam biçimine dönüştüğünde asla bitmez, soluk alıp vermek gibi, kesintisiz ve kendiliğinden devam eder.

Bugün dünyanın birçok yerinde göçmenler, mülteciler ve azınlıklar hala ayrımcılığın hedefi.

Türkiye’de de gayrimüslimlere yönelik ayrımcılık, göçmen ve mülteci karşıtlığı özellikle de Suriyelilere pogroma varan saldırılar, Kürtlere yönelik asimilasyon politikaları ve bunların özündeki ırkçılık, Afrikalılara yönelen açık dışlama var.

Bütün bunlar şunu gösteriyor:

Irkçılık artık görünmez ya da gizli değil, gündelik ve meşrulaştırılmış bir davranışa dönüştü. “Afgan istilası”, “Suriyeliler ülkeyi ele geçiriyor”, “Afrikalı göçü patladı” gibi ifadelerle insanlar tehditkâr bir kitle gibi sunuluyor. “Milyonlar geliyor”, “Kontrol kaybedildi”, “Nüfus değişiyor” gibi söylemlerle sürekli bir panik hali yaratılıyor. Bir sonraki adım insanlıktan çıkarma. “Temizlenmeli” söylemi ile eşik aşılıyor.

Bu dil “istila” diye başlar ve “temizleme” ile biter. Hatırlatalım, Ankara Altındağ’da yaşananlar bir “gerilim” değil, örgütlü bir hedef göstermenin sonucu olarak ortaya çıkan bir şiddetti.

Göçmen karşıtlığı yalnızca bir tepki değil, aynı zamanda sistemin işine yarayan bir mekanizma haline geldi. Toplumsal öfke yukarıya değil, en kırılgan olana yönlendiriliyor.

Ekonomik krizin sorumlusu olarak mültecilerin gösterilmesi, ırkçılığı derinleştirmenin en işlevsel yollarından biri. Irkçılık, bir iktidar aracı olarak diri tutulur ve böylece onu, kendisine yönelebilecek öfkeye yeni hedefler vererek yalıtır.

Bu nedenle mültecilere ve göçmenlere yönelik ırkçılık, yalnızca bir toplumsal gerilim değil, örgütlü, politik olarak beslenen ve pogroma varabilen bir süreçtir.

Ama belki de artık mesele ırkçılığın varlığı bile değil.

Mesele, ırkçılığın utanmadan talep edilebilmesi. Eskiden nefret kötü sözlerin arkasına saklanırdı.

Bugün saklanmıyor. Artık insanlar açıkça hedef gösteriliyor. İsmiyle, kimliğiyle, varlığıyla. En karanlık olan ise aşağılamak, yok saymak yetmiyor, yok olmaları isteniyor ve bu söz toplumda karşılık buluyor. Sosyal medyada milyonlarca paylaşım alıyor.

Birçok ülkede yükselen yeni sağ, tüm dünyada yeni bir faşist dalga yaratıyor. İnsanlar ırkçılık yapmaktan utanmak şöyle dursun, açık açık bunu bir hak olarak talep edebiliyorlar.

Bu yüzden 21 Mart yalnızca bir anma günü değil, şunu görmek için bir teşhis günüdür:

Irkçılık artık kenarda değil, benimsenmiş ve merkezdedir.

Ve yalnızca başkalarına yönelmiyor, toplumun kendisini, edinilmiş iyi hasletlerini çürütüyor.

Bugün ırkçılıkla mücadele etmek, sadece mağduru savunmak yeterli değil, aynı zamanda şu soruyu sormaktır: Ne zaman ve nasıl bu kadar rahat nefret eder hâle geldik? Zor olanı hangimiz yükleneceğiz ve nu rahatlığa karşı neyi göze alacağız?

Bu yüzden 21 Mart’ı yalnızca hatırlamak yetmez, onun üstüne yeniden düşünmek gerekir.

Çünkü bahar yalnızca doğanın değil, eşitlik ve adalet mücadelesinin de mevsimidir.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.