Ertuğrul Özkök: Erdoğan, Esad’la el sıkışırsa o 70 bin kişi Wagner mi olacak?

Ertuğrul Özkök: Erdoğan, Esad’la el sıkışırsa o 70 bin kişi Wagner mi olacak?

Ertuğrul Özkök: Erdoğan, Esad’la el sıkışırsa o 70 bin kişi Wagner mi olacak?
Yayınlama: 04.07.2024
2
A+
A-

Milli maçın keyfi bir futbolcunun el hareketi ile bizi yeniden birbirimize düşürüp keyfimizin içine ederken, dün önümüze Suriye hududundan gelen yeni görüntüler düştü. Yüzü gözü kan revan içindeki TIR şoförleri güya denetimimiz altındaki bölgede yaşadıkları endişeyi anlatıyorlar. Son 3 gündür ülkem açısından telaşlı stler geçiriyorum. Konu Kayseri ve huduttaki olaylar. İktidara yakın çevreler de tekrar o malum “dış parmak” kıssasını tedavüle soktular… “O parmak aynı anda Kayseri’de ve Suriye sınırında düğmeye bastı…” Onlar için mesele bu kadar kolay yani… Gizli bir el ve üç beş provokatör…

İçişleri Bakanı’na göre bunlar ırz düşmanı, yağmacı uyuşturucu kaçakçısı bir güruh
İçişleri Bakanı provokatörleri bulmasa da ‘provoke olanları’ anında tespit etti: “Provokatif eylemler sonrası 474 şahıs gözaltına alındı…” Kimmiş bunlar? Yakalananların 285’inin göçmen kaçakçılığı, cinsel taciz, uyuşturucu, yağma , hırsızlık benzeri hatalardan sabıka kaybı varmış. Yani olay ‘Sicili bozuk üç beş it kopuğun işi’… Diyelim ki öyle… Demek ki ortada “provokasyona çok elverişli” bir sorun var.

Arkadaş o parmaksa o parmak kimin parmağı?
Düğmeye basan bir parmak varsa, bu kimin parmağı… Basılacak bir düğme varsa o düğme hangi düğme… Her zamanki benzeri öznesiz, adresi meçhul bir hedefe ateş… Biliyorlar ki hiç çok önemli değil… Sen suçlayan ol ve birini suçla… Nasılsa inanırlar… İdeoloji konuşuyor yine… İktidar medyası durumun vahametini göstermemek için, muhalif medya ise “Aman bu olayın sıçramasına biz neden olmayalım” tasasıyla olayın derinine gidemiyor. Kısaca, inanmasak bile, bize anlatılanlarla yaşamaya devam ediyoruz. Ama çok iyi biliyoruz ki, artık zaman, hurafe tezgahtarlarının, algı bezirganlarının değil, sosyolojinin konuşma zamanı…

Erdoğan’a yüzde 63 oy veren il de Kılıçdaroğlu’na yüzde 63 veren de
Farkında mıyız… Bir; Olay yalnızca Kayseri olayı değil. Ertesi gece Gaziantep, Hatay, Kilis, Konya, İstanbul, İzmir, Bursa’da da çeşitli boyutta olaylar yaşandı. Kayseri neresi? Altı milyon Suriyelinin Türkiye’ye gelmesine yol açan kararları alan iktidarın en yetkili ismi Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, 2023 seçiminde yüzde 63 oy veren kent. Başı secdeye varan mümin ve muhafazakârın yaşadığı il yani… Ya İzmir? Orası da 2023’te Erdoğan’ın rakibi ve onun Suriye siyasetine itiraz eden Kemal Kılıçdaroğlu’na yüzde 63 oy veren şehir… Seküler yani… İzmir’le Kayseri bir olur mu derseniz… Söz konusu Suriyeli göçmenler olunca ve Sosyoloji konuşunca oluyor işte…

Kayseri bir krater… Öncü lavlar oradan fışkırdı
Yani bu olayın, sosyolojik temelinde AKP’lilik, CHP’lilik benzeri bir şey yok. Siyaset üstü bir reaksiyonun Kayseri kraterinden fışkıran öncü lavları bunlar. Dayandığımız duvarın ismini koyalım. Evet sonumuz alt üst eden, 6 milyon göçmeni sorgusuz sualsiz, denetimsiz ülkemize akıtan bu kararı bir kişi aldı. Ama artık geldiğimiz noktada hem de güçlendirilmiş başkanlık sisteminde dahi o tek kişinin kararı ile düzeltilecek bir noktayı geçti. Bu artık, AKP kadar, CHP, MHP, DEM, İYİ Parti ve öteki bütün partilerin sıkıntısıdır. Bunu, “Muhalefet kışkırttı”, “Gizli bir el  düğmeye bastı”, “Dış güçler Türkiye’yi karıştırmak istiyor” benzeri 15 yıldır bize satılmaya çalışılan hurafelerle, teranelerle önlememiz, çözmemiz mümkün değil.

Ama dikkat! Bizi bekleyen asıl tehlike 6 milyon göçmen değil
Suriye sınırımızdaki olaylar bize şunu açıkça gösterdi. Bizi bekleyen asıl tehlike 6 milyon göçmen değil. Sınırımızda oluşturulan “Peşaver…” Üstelik de kendi yarattığımız, kendi kontrolumuzda sandığımız bir  Peşaver… Yani bas baya bir terör bölgesi… Dün Cumhurbaşkanı Erdoğan orası için “Teröristan olmasına izin vermeyeceğiz” diyor. Ne yazık ki çok geç… Oldu bile…

13 yıl önce yazdım: Aman dikkat! Orası Peşaver olur
Dün arşivime girip baktım. Suriye’de iç savaş 15 Mart 2011’de başlamış… Bu mevzuda ilk yazımı aynı yıl mayıs ayında yazmışım.

Dediğim şuydu: “Aman dikkat, Esad’ı devirip İhvancıları iktidara getireceğiz diye sonlarımızı silahlı Cihatçılara açmayın. Yoksa orası Peşaver olur…” Yani Afganistan’la Pakistan arasında, IŞİD’ci ve öteki Cihatçı terör örgütlerinin yerleştiği bölge… Ve bakın ondan sonraki 20 yıl içinde bıkmadan, usanmadan neler yazmışım:

20 yııl içinde 30’dan fazla yazı: Sonuç işte evvelki gün orası
(*) 6 Ekim 2012… “Sınırımızdaki Peşaver’e hayır…” (*) 6 Eylül 2013: “Sınırımızda Peşaver’e benzeyen hastalıklı bir bölge oluşuyor.” (*) 11 Aralık 2014: “Sınırımızda başımıza en az 20 yıl bela olacak bir Peşaver oluşuyor.” (*) 28 Eylül 2018: “Sınırımızda Cihatçı bir kantona izin verecek miyiz?” (*) 6 Eylül 2019: “60 bin Cihatçıyı Türkiye’ye mi alacağız…” (*) 8 Ekim 2019: “Umarım Türkiye kendi Peşaver’inden sağ salim çıkar…” Bunlar, 13 yıl boyunca yazdıklarımın yalnızca üç beşi…

Oysa bunları söylemek muhalefet etmek değildi
Bu olayın ismini 13 yıl önce koydum. Bu kararı alanların tenkit oklarına muhatap oldum hep. Oysa “muhalif gazetecilik” hiç de istediğim bir kimlik olmadı hayatım boyunca. İktidara yakın olup haber almayı gazetecilik kimliğime daha uygun gördüm. Bu hususta yazdığım hiçbir yazıyı da “Muhalefet etme” kanısıyla yazmadım. Neticede geldiğimiz nokta budur… Demek ki muhalif diye görüp elinizle ittiğiniz insanlar da doğru şeyler söyleyebilirmiş.

“Suriyelilere 48 milyar dolar harcadık” tabirleri zehirli bir oka dönüşüyor
Artık geçmişi konuşmanın manası yok. Öyleyse gelecekte ne olacak? Yakın tehlikeyi söyleyeyim: İktidar olarak, vatandaşınıza minimum fiyatta üç beş kuruşu veremeyecek hale geldiğinizde, “Suriyeli göçmenlere 48 milyar dolar harcadık” tabirleri zehirli bir ok haline gelir ve vatandaşın yüreğine, vicdanına, aklına saplanır. O zehirli okun açtığı yarayı, “yabancı parmak”, “provokatör” suçlamaları ile tedavi edemezsiniz.

Korkarım Türkiye’de ekonomik durum daha da kötüleşirse, o zehirli okların tahribatı da büyüyecektir. Sık sık duyuyorum, göçmenleri Diyanet’in ve “Tarikatlarla ele ele mrif müfredatını uygulayan” Milli Eğitim’in eline bırakarak, “ümmetleştirme” yoluyla entegre etme fikirleri var. Tarihi bir kusur daha olur. Yaşadığımız coğrafya bize şunu öğretti: “Son 20 yılda Müslümanın Müslümanı insafsızca katlettiği bir coğrafyada yaşıyoruz.” O nedenle o insanları çağdaş ve seküler bir eğitimle Türkiye vatandaşı yapmanın yollarını aramalıyız. Bu işin tartışmasını uzmanlara bırakarak, tekrar sınırımızdaki olaylara dönüyorum.

Sınırımızdaki olay ‘kışkırtılmış birkaç Suriyeli’ sıkıntısı mi?
Bu yazıyı yazdığım stlerde önüme gelen son rapor şuydu: “Sınır kapıları kapandı, destek güçler Suriye’ye girdi. Afrin, İdlib, El Bab, Cerablus ve Azez’de olaylar denetim altına alınmaya çalışılıyor.” Demek ki, hududumuzdan Halep kapılarına kadar yaygın bir bölgede olaylar var. Ramazan sırasında MİT Müsteşarı İbrahim Kalın’ın arabasının tam bu bölgede önünün kesildiğini de hatırlayalım. Oysa dün Ankara’dan yapılan açıklamalara bakıyorum. “Bir el düğmeye bastı, provokatörler devreye girdi…” Gelen görüntülere bakıyoruz… “Allah-u Ekber” diyerek kamyonlarımıza saldıran, bayraklarımızı yakan, çiğneyen, üniformalı adamlar… İşte beni asıl ürküten bu aymazlık.

Bilelim ki Suriye Milli Ordusu diye bir şey yok
Başımızı kumdan çıkaralım.

Orada mşları bizim vergilerimizle ödenen, ellerindeki silahları bizim ordumuz tarafından temin edilen “paramiliter gruplar” var. Öyle “Suriye Milli Ordusu” benzeri yüceltici isimlerle anılsa da üzerlerindeki bizim ordumuz tarafından verilen üniforma bu insanları paralı asker görünümünden kurtaramıyor. Bölgedeki Arap halkın da bunlardan şikâyetçi olduğu yolunda birçok yazı okuyoruz. Gerçekçi olalım… Bu ögeleri Suriye rejimine karşı “paralı asker” olarak kullanma siyasetinin miadı çoktan doldu. Artık Esad’la barışma vakti.

Ya Erdoğan ailece ‘dostu Esed’le Kazakistan’da görüşüp el sıkışırsa?
Bunlara tekrar bizim denetimimiz altındaki bölgede konuşlanmış 40 bine yakın HTŞ militanını da ekleyin. (Militan diyorum ama Birleşmiş Milletler ve şahsen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzaladığı bir evrakta bunlar için ‘terör örgütü’ deniyor.) Şimdi bir düşünün… Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen hafta “Esed ailece görüştüğümüz bir insandır. Tabii ki konuşuruz” demişti Ya görüşüp anlaşırlarsa ne olacak?

Bu 70 bin adamın Türkiye’den öbür gidecek yeri yok
Yarın bir gün Suriye rejimi ile anlaştığımızda bu paralı askerlerin ve militanların Türkiye’den öteki gidecek hiçbir yeni olmayacak. Böyle 70-80 bin silahlı adamın bir anda ülkenize girdiğini bir düşünün… Silahlı çatışmadan diğer hiçbir mesleği olmayan insanlar bunlar. Bunlar için tek yol ya mafya tetikçiliği ya İŞİD militanlığı yahut Arap milliyetçiliğidir.

Veya bunları SADAT’ın buyruğuna veripbir Wagner ordusu yaratarak, diğer milletlerin içini karıştırıp oyalamak… Hiçbiri erdemli bir uğraşı olarak görünüyor mu size… Bugünden itibaren bunları da durmadan hatırlatacağım. Ülke olarak nihayet şunu anlamaya başladık. Esad’la görüşüp muahededen bu sorunu çözmek mümkün değil.

Bu adamları ne yapacağız? Wagner ordusu mu kuracağız?
O zaman da gerçekçi olalım. En geç 5-6 yıl içinde Suriye Devleti Ordusu ile Türk ordusu bölgedeki bu silahlı örgütleri çıkarmak için ele ele mücadele etmek durumunda kalırsa kimse şaşırmasın. Çünkü o bölgede direklerde delik deşik edilmiş Türk bayraklarını, yakılan kamyonlarımızı, şoför vatandaşlarımızın yüzündeki o sözleri kolay kolay unutamayacağız. Ve şuna emin olalım. Türkiye’nin oradaki asıl sorunu YPG değil, budur. Bu halledilince, YPG terör sorunun tahlili de çok daha kolay bir mecraya girecektir.    

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.