AKP, 2001’de neoliberal bir parti olarak yola çıkmıştı. Parti, 25 yıl sonra kuruluş hedeflerinden başka bir yerde. Peki bundan sonra nasıl devam edecek?
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın öncülüğünde 2001 yılında kurulmuş ve 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde yüzde 34,28 oy alarak tek başına iktidara gelmişti.
Bugün, 14 Ağustos’ta kuruluşunun 25’inci yıldönümünü kutlayan parti, geçen çeyrek asırda büyük bir dönümüş geçirdi.
AKP’nin kuruluşu, Türkiye’nin 2001’de yaşadığı ağır ekonomik krizin hemen ardından gelmişti. Dönemin Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş’in IMF ve Dünya Bankası desteğiyle uygulamaya koyduğu “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”, bankacılık sektöründe düzenlemeler ve Merkez Bankası’na özerklik kazandırılması gibi adımlar içeriyordu. AKP iktidara geldiğinde de bu çerçeveyi büyük ölçüde sürdürdü.
Aynı seçimde, yıllarca merkez sağı temsil eden ANAP ve Doğru Yol Partisi, yüzde 10’luk seçim barajının altında kalarak mecliste temsil hakkını kaybetti. AKP de bu boşluğu doldurarak merkez sağ seçmenin büyük bölümünü kendine çekti.
O günden bu yana girdiği tüm genel seçimlerde birinci parti olmayı başaran AKP, 2007’de yüzde 46,6, 2011’de yüzde 49,8 ile zirveye çıktı. 2015 Haziranında ise ilk kez tek başına çoğunluğu kaybetti ama Kasım’daki erken seçimde yüzde 49,5 ile geri döndü.
Parti 2018 ve 2023’te ise Cumhur İttifakı çatısı altında iktidarını sürdürdü. 2024 yerel seçimlerinde ise 22 yıl sonra ilk kez ülke genelinde ikinci sıraya düştü. 31 Mart 2024’teki seçimde CHP, İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’nu ve başkent Ankara’da Mansur Yavaş’ı yeniden belediye başkanı seçtirerek ülke genelinde birinci parti oldu; AKP ise tarihinde ilk kez bir yerel seçimde ikinci sıraya geriledi.
Yargıtay verilerine göre 2026 Temmuz itibarıyla 11,7 milyonu aşan üye sayısıyla Türkiye’nin en büyük partisi.
Ancak partinin kuruluşundaki yapısı ve söylemiyle bugünkü siyasi kimliği arasındaki fark çok büyük.
“2001’de neoliberal bir parti olarak kuruldu”
AKP, geçen 25 yıllık süreçte sadece kesintisiz iktidarla değil aynı zamanda ideolojik ve yapısal dönüşümlere de şahit oldu.

AKP’nin kuruluş yıllarında uzun süre parti için çalışan Siyaset Bilimci ve kamuoyu araştırmacısı İbrahim Uslu’ya göre partinin dönüşümü uluslararası konjonktürle yakından bağlantılı.
Uslu, AKP’nin kuruluş yıllarının döneminin küresel eğilimleriyle bütünüyle örtüştüğünü söylüyor:
“AK Parti 2001 yılında o dönemin uluslararası konjonktürüne uygun olarak neoliberal bir parti olarak kuruldu aslında. Türkiye’ye ve vatandaşlara sunduğu vaatler ile politikalarının tamamı neoliberal bir çerçeveye sahipti. Uzun yıllar, 2013’lere gelinceye kadar da o politikaları sürdürdü.”
Uslu’nun bahsettiği döneme bakıldığında 2002-2013 arası AB reformları, IMF programlarının tamamlanması, ekonomik büyüme, bankacılık düzenlemeleri ve muhafazakâr demokrasi söylemleri göze çarpıyor. AKP aynı zamanda “askeri vesayete karşı sivil siyaseti güçlendirme” vaadiyle toplumun liberal kesimlerinden de destek alıyordu.
Bu dönemin önemli gelişmeleri arasında 2007’de başlayan Ergenekon davası ve 2010’da açılan Balyoz davası sayılabilir. Yüzlerce asker, gizli bir örgütün darbe hazırlığında olduğu iddiasıyla yargılanarak ağır cezalara çarptırıldı. Ancak bu davalar zamanla tartışmalı hale geldi: Anayasa Mahkemesi 2014’te Balyoz sanıklarının haklarının ihlal edildiğine hükmetti ve sonraki yıllarda mahkemeler, delillerin bir kısmının sahte olduğu gerekçesiyle pek çok hükmü bozdu.
AKP’nin ilk dönem çizgisinin 2013’lere kadar büyük ölçüde korunduğunu belirten Uslu’ya göre asıl kırılma 2008 ekonomik krizi ile geldi. Bu kriz dünya genelinde neoliberal modelin sorgulanmasına yol açtı ve AKP de bu krizin etkileriyle dönüştü.
Uslu’ya göre Türkiye siyaseti tarihsel olarak hep dünya trendleriyle paralel hareket etti. 1950’lerden itibaren dünyada yükselen demokrasi dalgasının ardından 1980’lerde Ronald Reagan ve Margareth Thatcher’la simgeleşen liberal dönüşüm, 1983’te Turgut Özal’la Türkiye’ye yansıdı. Uslu’ya göre 2002’de iktidara gelen AKP de dönemin küresel neoliberal yükselişinin bir parçasıydı.
“Kendini popülist ve otoriter bir çizgiye dönüştürdü”
Peki dünyada neoliberalizmin gerilemesiyle aşırı sağ ve popülist yeni partiler kurulurken Türkiye’de neler yaşandı?
Uslu, AKP’yi Avrupa’daki merkez sağ partilerden ayırarak şunları söylüyor:
“AK Parti’nin dünyadaki örneklerinden farkı şu: Kendini dönüştürdü. Neoliberal bir parti olarak siyasi hayatına başlayıp, 25 yılda aşırı sağcı, daha otoriter, neoliberalizmin en uzak noktasında ve kendisine bile benzemeyen bir parti haline geldi. Ama iktidarını sürdürmeyi de başardı.”
Buna karşın iktidar kanadı bu dönüşümü bir “savrulma” olarak değil; “güçlü devlet, yerli ve milli siyaset” ile “Türkiye Yüzyılı” vizyonu çerçevesinde açıklıyor,
2013 Gezi Parkı protestoları ve 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları, 2015’te yaşanan iki seçim ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında ilan edilen OHAL süreci, partinin güvenlikçi ve merkezileşme çizgisini güçlendirdi.

16 Nisan 2017 referandumunda ise yüzde 51,4 “evet” oyuyla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildi. AKP, MHP ile Cumhur İttifakı kurarak, “yerli ve milli” söylem üzerinden kendisine yeni bir kimlik inşa etti.
Uslu, yeni bir kimliğe bürünmesini partinin “en büyük inovasyonu” olarak nitelendiriyor ve Avrupa’da yeni partiler kurulurken, Türkiye’de mevcut iktidar partisinin kendi insan kaynağını, söylemini ve politika setini değiştirerek aynı boşluğu doldurduğunu belirtiyor.
Çözüm süreci demokratikleşme getirir mi?
Peki bugünlerde sürdürülen çözüm süreci partiyi yeniden bazı kesimlerin beklentisindeki gibi demokratik politikalar uygulamaya ve yeni bir kimliğe yöneltebilir mi?
Uslu bu beklentiye katılmayarak hükümetin başından bu yana kendi içinde net bir çizgi izlediğini ve konuyu Kürt sorunu olarak değil terör sorunu olarak tanımladığına dikkat çekiyor.
PKK’lıların cezalarının ertelenmesi ya da PKK lideri Abdullah Öcalan’ın koşullarının iyileştirilmesinin demokratik reform olarak tanımlanamayacağını, demokratikleşmenin iktidar tarafından bir risk olarak görüldüğünü söylüyor:
“İktidar, ortam demokratikleşirse bu benim aleyhime olur; insanlar o zaman eleştirir, engelleyemem, susturamam diye düşünüyor. O yüzden demokratikleşme programı AK Parti’nin kuruluş ayarlarına geri dönmesi demek. Ama parti bugün yeniden neoliberal olmaya kalksa iktidarını kaybeder.”
Sürecin hukuki zeminini oluşturan “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” 10 Ağustos’ta TBMM’de 467 oyla kabul edildi. Yasadaki düzenlemeler için PKK’nın silah bırakmasının güvenlik kurumlarınca ve Milli Güvenlik Kurulunca teyit edilmesi şartı bulunuyor.
Uslu, çözüm sürecinin arkasındaki asıl motivasyonun da “terörden arınma” çerçevesinde okunması gerektiğini savunuyor. Uslu’ya göre iktidar, ekonomide üretemediği başarı hikâyesini seçimde bu konuyla yani “40 yıllık meseleyi çözmüş iktidar” anlatısıyla kurmak istiyor.
AKP seçimlerde yoluna nasıl devam edecek?
Partinin 2028’de yapılabilecek olan cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinde yoluna nasıl devam edeceği ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oyunun partinin oyundan çok yüksekte olduğu tartışılan konular arasında.

Uslu, iktidarın mevcut sistemi zorlayacak bir değişikliğe girişeceği tezine yani anayasa değişikliği ihtimaline mesafeli yaklaşıyor. Çerçeve yasadaki yasal düzenlemelerde bile DEM Parti ile uzlaşmanın uzun sürdüğüne dikkat çeken Uslu, bir anayasa değişikliğinde 50+1 çoğunluğunu bulmanın hem İttifak içi hassas dengeler hem de MHP ve diğer milliyetçi partilerin tepkisi nedeniyle kolay olmayacağını belirtiyor.
Bu nedenle Uslu, mevcut sistemin zaten iktidara yetecek bir avantaj sağladığını düşünüyor ve bu özgüvenin arkasındaki temel gerekçeyi seçim aritmetiğiyle açıklıyor.
Uslu’ya göre Cumhur İttifakı hâlâ yüzde 45 bandında rakipsiz konumda dururken, Yeni Parti dışındaki diğer partilerin tamamı yüzde 10’un altında kalıyor ve aralarında bir birleşme ihtimali de şu an için çok görünmüyor.
Yeni Parti kurulduktan sonra oy kaybeden tek partinin CHP olduğunu, İYİ Parti, Zafer Partisi ve DEM Parti’nin tabanlarını koruduğunu söyleyen Uslu, bu nedenle Yeni Parti’nin büyüme potansiyelinin şu anda sınırlı kaldığını değerlendiriyor.