Eski HDP Milletvekili Ayhan Bilgen: Terörsüz Türkiye’de dış aktörleri devre dışı bırakacak bir yol izlenmeli

Bilgen, Terörsüz Türkiye sürecinin ‘sağlıksız’ yönetildiğini savundu. ‘Pişmanlık yasası’ yaklaşımının karşı tarafı direnmeye iterek, bunun dış aktörlerin istediklerini ‘altın tepside’ vermek anlamına geleceği ve ellerini güçlendireceğini belirten Bilgen, ayrıca DEM Parti’nin radikal bir dil kullandığı ve bunun sürece zarar verebileceği görüşünde.

Eski HDP Milletvekili Ayhan Bilgen: Terörsüz Türkiye’de dış aktörleri devre dışı bırakacak bir yol izlenmeli
Yayınlama: 29.07.2026
1
A+
A-

Radyo Sputnik’te yayınlanan İsmet Özçelik’le Ankara Farkı programının konuğu Eski HDP Milletvekili ve Kars Belediye Başkanı Ayhan Bilgen oldu. Terörsüz Türkiye sürecinin geldiği aşama hakkında değerlendirmelerde bulunan Ayhan, şunları söyledi:

‘Terörsüz Türkiye ülke sorunu olarak ele alınmalı’

Bilgen, Terörsüz Türkiye sürecinde seçim ve oy hesaplarının bir kenara bırakılması gerektiğini söyledi. Sürecin başarıya ulaşması için DEM Parti’nin silah bırakma konusunda sorumluluk üstlenmesi, diğer partilerin de yapıcı bir tutumla sürece katılması gerektiğini ifade eden Bilgen, geniş siyasi ve toplumsal uzlaşma çağrısı yaptı:

“Bir tablo var, aslında hepimizin az çok tahmin ettiği ama yine de açıkça konuşmamız gereken bir tablo. Öncelikle bardağın dolu tarafına haksızlık etmemek gerekir. Sonuçta ortaya konmuş bir emek var ve Türkiye’nin de böyle bir sürece ihtiyacı olduğu açık. Ancak sürecin ne kadar iyi ne kadar etkin, hızlı, dikkatli ve cesur yönetildiği konusunda epeyce eleştirilerim var.

Bu tür süreçler bir parti meselesi olarak görülmemeli. Bu, bir ülke ve devlet meselesidir. Dolayısıyla herkes sorumluluk almalı. Eğer bunun siyasi bir bedeli olacaksa, kimse taşın altına elini koymaktan kaçınmamalı. Bu başarıyı yarının seçim hesabına dönüştürmek ne kadar yanlışsa, ‘Buradan zarar görür müyüz, oy kaybeder miyiz?’ kaygısıyla hareket etmek de o kadar kabul edilemez.

Benim için metnin içeriğinden çok, daha kapsayıcı ve daha geniş mutabakatla ortaya çıkması önemli. Altına atılacak imzaların çoğalması, ortaya ortak bir eser çıkması daha değerli.

Elbette DEM Parti’nin sürecin içinde olması ayrı bir anlam taşıyor. Özellikle uygulama aşamasında silah bırakmaya yönelik beklentileri karşılayacak nitelikte bir tablo ortaya çıkmazsa, verilen bütün emek ve gösterilen bütün çaba büyük bir hayal kırıklığına dönüşebilir. Bu açıdan DEM Parti’nin süreci sahiplenmesi ve iknası özel bir anlam ifade ediyor.

Ancak bu süreç yürütülürken siyasal özeleştiri yapılmalı, toplumsal barış ve dayanışma esas alınmalıydı. Sadece kendi parti tabanının değil, toplumun farklı kesimlerinin, ‘karşı mahalle’ olarak görülen kesimlerin hassasiyetleri ve kaygıları da gözetilmeliydi. Ben siyasi partilerin bu konuda yeterince iyi bir performans sergilediği kanaatinde değilim.

Sayın Bahçeli hep çıtayı farklı bir yere çıkarttı. Ancak hem iktidar blokundaki hem de DEM Parti’deki diğer siyasi aktörler bu netlikte hareket etmedi. Şimdi ayrıca CHP ve CHP içinden çıkan parti ne yapacak? Bu konu yine 2010’lu yıllardaki gibi yine iktidar ile Kürt siyasetinin birlikte yürüttüğü bir süreç olarak mı görülecek? Önceki dönemde CHP de MHP de sürecin dışındaydı. Bugün ise MHP sürecin içinde. Ama o da sonuçta bir şekilde iktidar blokunun, ittifakın içinde kabul ediliyor. Ben CHP’nin de yapıcı eleştirilerini sürdürürken en az diğer aktörler kadar sorumluluk üstlenmesi gerektiği kanaatindeyim. Keşke ikinci ya da üçüncü aşamaya bırakılan bazı boyutlar ilk aşamada olabilseydi. Ancak belli ki tam bir uzlaşma yakalanamadığı için şimdilik mekanizmanın kuruluşu; bir de galiba öncelikle silah bırakabileceği beklenen, öngörülen kesimleri hedef alan çalışma yapılıyor.”

‘Acı reçeteyi topluma anlatmazsanız kariyer planlamanız ile ülke menfaatleri birbirine karışır’

Siyasetçilerin toplumsal tepkilerden çekinerek zor konuları anlatmaktan kaçınmaması vurgusu yapan Bilgen, toplumun gerçeklerle yüzleştirilmesinin siyasetin sorumluluğu olduğunu söyledi:

“Bazen kolay olan kendi içinde büyük zorluklar barındırır. Galiba biraz kolayı tercih ettiler. Ama bunun yönetilmesi çok daha zorlaşabilir. Oysa daha bütüncül ve dünya deneyimlerini de dikkate alarak; tabii ki Türkiye’nin koşulları, özgünlüğü, avantajlarını asla göz ardı etmeden tartışmayı o düzeyde tutabilseydik daha sağlıklı olurdu. Bir şeyi nerede kaybettiysek zor da zahmetli de olsa orada aramak gerekir. ‘Sokakta anlatamayız, toplumu ikna edemeyiz’ gibi kaygılar var. Siyasetçiler tabii ki toplumun tepkisini dikkate almalı, kaygısını taşımalı ancak topluma doğruyu anlatmak, acı reçeteyi sunmak, bunun Türkiye’ye kazandıracağını ya da şimdiye kadar kaybettirdiklerini doğru anlatmak da siyasetçinin işi. Siyaset sadece popülist bir şekilde toplumun korkularına, kaygılarına prim veren bir popülizm yapmak değildir. Toplumu gerçeklerle yüzleştirmektir, Türkiye bu sorunu neden çözmek zorunda? Bir acı reçete varsa bunu neden içmek zorundayız… Bunu anlatmadığınız takdirde sizin kariyer planlamanız ile ülke menfaatleri birbirine karışır. Bu da sonrası için sorunlar doğurur. Umarım biz yanılalım. Sadece bir evham olarak kalsın. Ama ben bu kaygıyı taşıyorum doğrusu.”

‘Sürece İsrail tehdidi var’

Orta Doğu’daki silahlı örgütlerin uluslararası planlarda araçsallaştırılabileceğine dikkat çeken Bilgen, Netanyahu’nun bölgede kaosu sürdürme politikasının süreç açısından ciddi bir tehdit oluşturduğu görüşünde:

“Şu kesin ki; Orta Doğu’da silahlı örgütler uluslararası projelerin bir biçimde uygulanmasında, planların hayata geçirilmesinde araçsallaştırılmak istenir. Bu ne Kürtlerin yararına bir şeydir ne de o harekete çaba sarf eden, emek veren insanların öncelikli tercihidir. Ama bunun bir realite olarak önümüzde durduğunu doğrudan örgütün kendi yöneticileri defaten söylediler. Daha önce de ateşkes yaptığımızda, silah bırakma aşamasına geldiğimizde Avrupalı dostlarımız bize ‘Savaşın, biz size her türlü desteği vereceğiz’ dediler diye hepimizin bildiği, hatırladığı konuşmalar var.

Dolayısıyla burada yeni Orta Doğu dengesinde hangisi ağır basacak? Enerji güvenliği konusu mu, yoksa yeniden daha kaotik bir çatışma ve bölünme senaryoları mı? Burada ‘yüzde 100 birisi olacak, diğerinin hiçbir etkisi yok’ demek son derece yanıltıcı olur. Ben ikisinin hep at başı gittiğini düşünenlerdenim. Uluslararası denge şu anda bu sorunu çözmek için Türkiye’nin elini rahatlatıyor, avantajlar daha fazla gibi gözüküyor. Ama risk de ciddi. En azından bir İsrail-Netanyahu tehdidi var ki bölgede her yerin sürekli bir kaos içinde kalması onun stratejik hedefine dönüşmüş durumda. Dolayısıyla yarın İran’a karşı bir kara gücü olarak kullanma arzusu, Suriye’de belki başka yarım kalmış birtakım hesaplaşmalarda bir rol verme hesabı ya da doğrudan yeniden Türkiye’ye dönük, şimdi çok gündemde olmasa da bir ‘sopa gösterme’ ihtiyacında bu risk elbette olacak.”

‘Pişmanlık yasası’ yaklaşımı sürece zarar verebilir’

Bilgen, sürece yönelik en büyük risklerden birinin de sürecin yanlış yönetimi olduğunu belirtti. Silah bırakma meselesinin ‘pişmanlık yasası’ üzerinden ele alınmasının karşı tarafta direnç oluşturabileceğini söyleyen Bilgen, geçmiş başarısızlıklardan ders çıkarılması ve aynı hataların tekrarlanmaması gerektiğini kaydetti:

“Ağır basan riskin aslında bu dış aktörler kadar sürecin sağlıksız yönetiminden kaynaklanabileceğini düşünüyorum. Genel af tartışmalarında ‘pişmanlık yasası’ var. Gerçekten pişman olmuşlarsa yasaya başvursunlar ve silahları bıraksınlar’ böyle bakarsanız, sorunu böyle ele alırsanız karşı tarafın gard almasına, direnmesine, içeride bir refleksin gelişmesine kendi elinizle sebebiyet vermiş olursunuz. O zaman dış aktörlerin özel bir çaba sarf etmesine gerek kalmaz; siz kendi elinizle altın tepside bütün çabayı, emeği heder edecek bir iş kotarmış, onlara sunmuş olursunuz. Şimdiye kadar ‘neden olmadı, nerede başarısızlığa uğradı?’ muhasebesini ciddi bir şekilde yaparak, sadece karşı tarafı suçlayarak değil, özeleştiri yaparak bir ders çıkaracak ve aynı hataları tekrar etmeyeceksiniz. Bu sürecin yönetiminde, pratikte de hatalar olabilir ama aynı hataları tekrarlarsanız bu kendinize de topluma da; Kürdü ile Türkü ile hepimize haksızlık olur. Ben asla üçüncü taraflara ihtiyaç duyulmayacağını ve böyle bir yola tenezzül edilmeyeceğini sanıyorum, umuyorum.”

‘Öcalan’ın dili ile DEM Parti’nin dili farklı’

Bilgen, Abdullah Öcalan’ın tercihini demokratik siyasetten yana açık biçimde ortaya koyduğunu ancak DEM Parti’nin bu yaklaşımı yeterince güçlü savunamadığını söyledi. Bazı DEM Partililerin silahlı örgütten daha sert mesajlar verdiğini söyleyen Bilgen, popülist ve keskin söylemlerin demokratik çözüm sürecine katkı sağlamayacağını dile getirdi:

“Herkes demokratik mücadele ile devlet yönetimine katılma hakkına da sahiptir; karar alma süreçlerinde söz sahibi olmanın kanalları da açık olmalıdır. Demokrasi dediğimiz şey bu anlama gelir. Ama hem milletin kaynaşması hem devletle buluşma konusu sanki bir tavizmiş gibi sanki amaçlarından vazgeçme ya da mesele sadece bir araç kullanma konusu değil. Silaha karşı olursunuz ama ayrı bir devlet özlemi içerisinde olabilirsiniz. Daha mikro milliyetçi yaklaşımlar var, bunları biliyoruz ve bunlar da söyleminden dolayı Öcalan’ı eleştiriyorlar. Ama buna tırnak içerisinde teslim olursanız o zaman başka bir yol haritası konuşmak zorundasınız. Yani hem dediğiniz baştaki tarife sadık kalacaksınız hem ‘Kürtlerin bağımsız devleti olmalı’ diyorsanız ikisi aynı anda yürümez; bir tercih yapmak zorunda kalırsınız.

Bence bu konuda Öcalan’ın tercihi net. Ben demokratik siyasetin yeterince güçlü savunu ortaya koymadığı için Öcalan’ın işinin zorlaştığını düşünenlerdenim. Önce siyaset bunu içselleştirmeli. DEM Parti sonuçta bir illegal örgüt değil; Siyasi Partiler Yasası’na göre kurulmuş, parlamentoda temsil edilen, devletten ödenek alan, bir kısmı görevden alınmış, kayyum atanmış olsa da yerel yönetimlerde söz sahibi olan bir partiden bahsediyoruz. Bazen öyle ifadeler kullanılıyor ki DEM Partililer ellerinde silahı olanlardan bile daha sert mesajlar veriyorlar. Buna ihtiyaç yok. Örgüt istediğinde mesajını hem uluslararası hem Türkiye kamuoyuna verebiliyor, bu imkanlara sahipler. Öcalan da bir şekilde sözünü söyleyebiliyor. Ona rağmen onları daha sert, daha keskin davranmaya mecbur bırakacak bir söylemin bence demokratik çözüme bir faydası olmayacak. Burada ‘Siyaseten devre dışı kalırız, etkimiz kalkar. Onun için biraz popülizm yapalım. Toplumun tepkili kısımlarının duygularını okşayan mesajlar verelim’ durumu bu sorunun ciddiyeti ile bağdaşmaz.”

‘Öcalan’ın 27 şubattaki açıklaması baz alınmalı’

Sürecin Öcalan’ın 27 şubattaki açıklaması temelinde yürütülmesi gerektiğini savunan Bilgen, Öcalan’ın sözlerini bağlamından koparmanın barış çabalarına zarar vereceğini ifade etti:

“Somut ifadelere baktığınızda 27 Şubat’taki ifadelerin cesareti ile DEM’in dilinin cesareti arasında son derece bir makas açıklığı var. DEM’deki cesaret tamamen radikal bir dil kullanmaya dönük, ama Öcalan’daki tam tersine bu işe karşı olanları bile ikna etmek, onlara güven verecek bir hassasiyeti içerisinde barındırıyor. Biz hangisi ile yol yürüyebileceğimizi düşünüyoruz? Savaş dili kullanıp barışamazsınız, yumruklar sıkılıyken tokalaşamazsınız. Bunlar çok net kalıplardır. Burada içselleştirip içselleştirmedikleri konusunda endişe taşıyorum. Bu sanki bir taktik mesajdı. Devlet ile konuşabilmek için, devleti bu sürece ikna etmek için Öcalan aslında inanmadığı halde böyle bir dil kullandı’ gibi yorumlandığını hissediyorum. Tırnak içerisinde bu haklı bir yorumsa, ‘onlar Öcalan’ı bizden daha iyi tanıyor’ diye bakıyorsak o zaman bütün bu süreç heder olmayı kaçınılmaz hale getirir. Yok eğer Öcalan 27 Şubat’taki söylediklerinde samimiyse; ki bence önemli sözlerdi, kıymetli bir mesajdı. O zaman Öcalan resmi göremiyor, tehlikeyi fark etmiyor fakat DEM’li siyasetçiler tehlikeyi görüyorsa o zaman gerçek lider kim? Bunu konuşmak lazım. Bir taraftan ‘irademizdir’ deyip, eylem yapıp; öbür taraftan da açık bir şekilde söylediklerini bile bağlamından koparan bir üsluba giriyorsanız Öcalan’a da kötülük ediyorsunuz, Öcalan’ı kullanıyorsunuz anlamına gelir bu. Zaman zaman Öcalan’ın diline uygun mesajlar veriliyor ama bu istikrarlı bir biçimde devam ettirilmiyor. Bir anda bakıyorsunuz, bambaşka bir atmosferdeymişiz gibi mesajlar vermeyi tercih ediyorlar.”

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.