Vera tek bir soru sordu: Bunu kim yaptı?

Resul Emrah Şahan’ı yaklaşık 15 senedir iyi tanırım, geniş ailesiyle beraber. Ancak 25 Nisan 2022 sabahı üç kişi çıktığımız eve akşam Vera ile iki kişi döndüğümüzde, Çağlayan Adliyesi’nden koluna tutunarak çıktığım Emrah ile bir daha tanıştık. O gün Vera hiç ağlamadı. Sadece etrafına anlamayan gözlerle bakıp durdu, sadece durdu. İki buçuk yaşında adliye karakolunda babasıyla vedalaşmıştı. Çok fena bir şey olmuştu, belliydi. Vera tek bir soru sordu; “Bunu kim yaptı?” ama yıllar sonra Emrah’ın da artık Silivri’de olduğunu öğrendiğinde çok ağladı ve yine tek bir soru sordu; “Babaları alanlar da baba mı?”

Vera tek bir soru sordu: Bunu kim yaptı?
Yayınlama: 07.05.2026
1
A+
A-

Meriç Kahraman

Bu bir hikâye. Bu benim hikâyem değil, onu belki başka biri anlatır. Bu gerçek bir hikâye. Bu henüz tamamlanmamış bir hikâye; bittiğinde ben, biz olmayacağız. Ama tamamı hatırlanacak ve anlatılacak bir hikâye olur umarım.

Beni bilenler bilir, hafızam çok iyidir. Ancak dahası kafamın içinde hep sekanslar birikir; bir an, bir görüntü, bir ses ve o sekansla beraber hissettiğim o duygu her ne ise yıllar öncesine bile ait olsa tam şu an gibi tüm detaylarıyla anlatabilirim.

Bu hikâye 31 Ağustos 2003 günü öğle namazında erken çocukluğumun o ilk hamurunu yoğuran, baba bildiğim, beni büyüten, şefkatini, koruyup kollayan, sarıp sarmalayan ellerini hâlâ sırtımda, kokumu içine çeke çeke beni öperken o kısacık sakallarını hâlâ yanağımda hissettiğim dedem Mehmet Zeki Kayıkçı’nın adının Mudanya-Eski Cami’nin minaresinden yankılandığı, o yankı sağlam çivilerle kafama çakılırken gökyüzüne baktığım an ile başlıyor. Bu an benim için o güne kadar bildiğim dünyanın sonu idi. Dedemi toprağa verdik. Beynimin tüm vücudumun hemen oracıkta fişini çekeceğini anlamama yetecek zamanım kalmamıştı. Hastaneye kaldırılmış, yüksek doz kortizonla kendime gelmem epey zaman almıştı. Geldiğim o eski kendim miydim derseniz, hayır. Yıllar sonra 13 Haziran 2022’de hâlâ yemenisini kokladığım anneannemi kaybettiğimde artık bunu biliyordum ve artık eteğimde Vera vardı.

İnsan çok daha sık hatırlamalı bir gün öleceğini. Kendisinin, sevdiği herkesin ve her şeyin bir sonu olduğunu sıklıkla hatırlamalı. Bizden, her birimizden geriye kalacak tek şey hikâyeler olduğuna göre adımız geçerse birinde, ikisinde iyi anılalım dilerim.

Bir gün mutlaka öleceğimizi sıklıkla hatırlayarak yaşamak, yaşarken postu yere sermek değil tabii, bilakis hiç değil. Dünya var olalı beri, iyi olduğu kadar kötü, kötü olduğu kadar iyi olduğuna göre başımıza gelenlerden, yaşadıklarımızdan ve meselelerden nasıl çıkacağımız, nereye düşeceğimiz ve neye dönüşeceğimiz sorusu masada baki.

Ben o kolay kolay pes etmeyenlerdenim. Bugüne kadarki hayatımın en sınanan zamanlarından hep okuya yaza çıktığımı, meselelerle hep çalışarak baş ettiğimi ve bu dönemlerin aslında hayatımdaki en verimli zamanları da olduğunu söyleyebilirim. Evvel ahir böyleydim; benim lise sınavına hazırlanmak için tek bir kitabım vardı; mor kapaklı, üzerinde sarı renkte fen lisesi yazan o tek bir kitabı hâlâ hatırlarım. Ve ben o kitabı elime son ana kadar kalem almadan, üzerine hiç işaret koymadan, defalarca baştan sona sadece bakarak çalışmış, çözmüştüm; tüm sayısal soruların rakamlarını kafamda defalarca değiştirip yeni sorular türettiğimi hatırlarım. İnsanın doğasında da kolay kolay pes etmek yok aslında; Vera’nın henüz birkaç aylıkken sadece ayağa kalkmak için defalarca düşe kalka yeniden, yeniden ve yeniden dik durabilmeyi denemesini bir belgesel gibi izlerken tam olarak bunu düşünmüştüm.

Benim hayatımın son dört senesi daha göz önünde, daha biliniyor elbet ama öncesinden de adam akıllı roman çıkar, sonrasını da daha yaşayacağız. Diyeceğim o ki hava değişir, toprak değişir, su değişir. İnsan da var olduğundan beri sürekli kendinden bir insan yaratır; değişir, dönüşür, öğrenir, yenilenir. Ve evet, hayatımın son dört senesi çok öğretici idi, çok öğrendim. Çok zordu ama değen yerleri de vardı. Hayatımdan tek bir söz söylemeden çıkıp giden insanlar da oldu; hiç ummadığım, hiç tanımadığım eller de hayatıma uzandı ve uzanmakla kalmadı, nice taşların altına da ellerini koydular. Her şeye rağmen çok değen hikâyelerim oldu. Bu da onlardan biridir, bu Resul Emrah Şahan’ın hikâyesidir.

Resul Emrah Şahan’ı yaklaşık 15 senedir iyi tanırım, geniş ailesiyle beraber. Ancak 25 Nisan 2022 sabahı üç kişi çıktığımız eve akşam Vera ile iki kişi döndüğümüzde, Çağlayan Adliyesi’nden koluna tutunarak çıktığım Emrah ile bir daha tanıştık. O gün Vera hiç ağlamadı. Sadece etrafına anlamayan gözlerle bakıp durdu, sadece durdu. İki buçuk yaşında adliye karakolunda babasıyla vedalaşmıştı. Çok fena bir şey olmuştu, belliydi. Vera tek bir soru sordu; “Bunu kim yaptı?” ama yıllar sonra Emrah’ın da artık Silivri’de olduğunu öğrendiğinde çok ağladı ve yine tek bir soru sordu; “Babaları alanlar da baba mı?”

Emrah Vera’yı kendi kızı Deren’den hiç ayırmadı. Hayatımda hiçbir şeyi olmadığı gibi bunu da tam olarak kastetmeden söylemiyorum. Babasının yanında olamadığı her özel anda Emrah Vera’nın yanındaydı; ama okulda ama hastanede, doğum gününde, aklınıza neresi gelirse orada hep “var oldu.” Ama özellikle kastettiğim bu anlar değil. Emrah bazen de Vera için “yok oldu.”

Vera ve Resul Emrah Şahan

“Bunu kim yaptı?” sorusunu sorduğu günlerde Vera hiçbir erkeği görmek istemedi, istisnasız. Ne akraba ne dost ne bir arkadaşının babası, kimseyi istemedi; doğduğundan beri tanıdığı Emrah’ın evimize geldiği o en taze günlerden bir gün “lütfen git buradan” diye bacağından çekiştirmişliği bile vardır. Ama kastettiğim bu an da değil.

2022 yılı yazının son günleri gelirken henüz başımıza gelenlerin ne kadar uzun süreceğine dair fikrimiz yoktu, bugün de daha ne kadar süreceğine dair fikrimiz pek var diyemem. Ancak o yaz biterken Vera’nın da yaşıtları gibi okul başlamadan denize girip, kumla oynayacağı bir imkân yaratmak gerekiyordu. Bir önceki yaz üç kişi olarak gittiğimiz yere o sene iki kişi gitmeye niyetlendim ama Emrah ile canım eşi Esin ‘olmaz’ dediler. Fakat hep beraber gidemezdik, ‘bunu kim yaptı’ sorusu hâlâ cevaplanmamıştı. O yaz Esin, Deren, Vera ve ben olarak gittiğimiz tatile Emrah gelmedi; çok sevdiği, gözünden sakındığı, yoğun iş temposunda her gün bir saat daha fazla görsem diye bakındığı ailesi ile tatiline sırf Vera’nın yüreği babasının yokluğu ile sınanmasın diye gelmedi. Fakat hayat bu ya, tam döneceğimiz gün sabahında Deren çok hastalandı. O kadar çok hastalandı ki uçaktan indiğimizde Emrah Deren’i acilen hastaneye götürmek için yanımızdaydı. Vera’nın kafasını okşamayı, onu da öpüp koklamayı ihmal etmeden Deren’i hastaneye götürdü. Vera yine sadece baktı ve “Ben de çok hastayım, benim de babam gelsin” dedi ama değildi, hasta değildi. Bu an hiç aklımdan çıkmaz, Emrah’ın da aklından çıkmadığına eminim. İzleyen senelerde de bu böyle devam etti; Emrah Deren ile Vera eş olsun, eşit olsun istedi; biz iki kadın, iki kız çocuğu hep aynı yere gittik.

Emrah’a mektuplarımda hiç sormadım “bir gün kendinin de Silivri’de olacağını, istesen de yapamayacağını bilsen, yine de gelmez miydin o tatillere” diye; biliyorum çünkü gelmezdi. Biliyorum ve un ufak oluyor yüreğim, darmadağın oluyor aklım…

2019 yılında Tayfun bugün Emrah’ın yargılandığı salonda yargılanıp beraat ettiği gün ben Vera’ya 35 haftalık hamileydim, karnımı gören jandarmalar kimliğimi sormadan o kalabalıktaki en güvenli yere oturmama müsaade ediyorlardı ve ben henüz o günlerde kampüsün girişindeki duruşma salonundan ötesini bilmiyordum. O duruşma salonunun kapısında durup uzaktaki koğuşlara doğru bakıp hiç bilmek istemediğimi düşündüğüm anı da çok net hatırlıyorum. Fakat sonrası malum… Emrah’ın savunmasını yaptığı gün, görüş sonrası o duruşma salonuna girerken aklımda tam yedi sene öncesine ait tüm o sekanslarla yürürken eteğimle beraber hayaletlerimi de sürüdüğümü hissettim peşim sıra…

Daha neler yaşayacağımızı bilmiyorum ama hayatımızın hikâyesini yazan çok esaslı yazıyor.

Ve biliyorum; yaşadıklarımız bize mahsus değil, bizimle de başlamadı.

Deren’in Emrah’ın Silivri’de olduğu ikinci doğum gününü kutladığı bugün şunu da biliyorum; Deren’in Deren, Vera’nın da Vera olmasında payı çok büyük olacak yaşadıklarımızın.

Tıpkı bir Antik Yunan tragedyası gibi; olaylar örgüsündeki (mythos) bir sapma ile karakter (ethos) bir kırılma noktasına ulaşır (hamartia), gerçekliği tersine çevrilir, dramatik olarak kırılır ve kimliği bu kırılma anında yeniden tanımlanır (perpeteia). Karakteri kendi hakikatini fark ettiği an (anagnorisis) yaşadıkları ve eyledikleri ile olan, tecrübesi ve acısı ile olan bağı kurarsa, işte o zaman kendini yeniden inşa eder (pathos). Antigone elbet ölür ama temsil ettiği şey yaşar; hikâyesi binlerce yıl okunur, anlatılır.

Bu hikâye bittiğinde geriye ‘kim haklıydı’dan çok, kimin insan kaldığı hatırlanacak belki de. Bir çocuğun “Babaları alanlar da baba mı?” diye sormak zorunda kaldığı bir yerde, adalet yalnız mahkeme salonlarında değil; bir başkasının evladının yüreğini incitmemek için kendi kızını özlediği bir yazdan vazgeçebilmekte de aranacak. Resul Emrah Şahan’ın hikâyesi biraz da budur; bazen görünerek değil, gerektiğinde geri çekilip yok olarak da babalık edebilmenin hikâyesi. Ölüm nasıl sevdiğimiz herkesin faniliğini yüzümüze vuruyorsa, yaşarken birbirimizin hayatında bıraktığımız iz de kim olduğumuzu ölüme rağmen anlatır. Günün sonunda hepimiz birilerinin hafızasında bir hikâyeye dönüşeceğiz. Dilerim bizim hikâyemiz de bütün acısına rağmen, pes etmemiş ve insanlığını kaybetmemiş insanların hikâyesi olarak anılır.

Not: Bu yazıyı yazdığım günlerde zihnimi derlememe yardım eden, çok sevdiğim Evren Barış Yavuz, Tora Pekin ve Serdar Talas’a minnetle…

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.