Karakoç ailesinin mücadelesi, hakikatin ve adaletin önüne örülen ve muhafazası yargıya bırakılan kalın cezasızlık duvarında 88 yılda yalnızca dört gedik açabildi. Bu zor yolda hakikate ulaşmak ve adaleti sağlamak bir yana, Erdal Bey ve ailesinin arayışına şimdi Ahmet Bey ve ailesi katıldı; cevabını aradığımız ilk soru olan “Sakine ve Şemsi nerede?” sorusuna, “Gülter ve Gülseren Hanım kim?” eklendi. Ve ülkede benzer soruların sahibi binler var
Ayşe Bingöl Demir – Dr. Saniye Karakaş
Yıl 1937.
29 Ekim 2025’te 102. yılını kutlayan Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın parçalanması, işgal yılları ve Kurtuluş Savaşı’nın büyük yıkımından sonra doğmuştur. Yeni kurulan rejim, bu yıkımın enkazından çıkarak kendini var etmeye çalışmaktadır. Ne var ki rejimin inşa sürecinin daha ilk yıllarında, bu topraklarda yaşayan bütün halklara ait ortak bir gelecek kurma ufkundan uzaklaşılmış; çoğulculuğu reddeden, tekçi ve merkeziyetçi bir anlayış belirleyici bir hale gelmiştir. Bu anlayış, farklı etnik köken, dil, din ve mezheplerden olanların şiddet, sürgün, baskı ve asimilasyona maruz bırakıldığı bir dönemin kapılarını aralamıştır.
Bu dönemde farklı gruplara dönük yaşanan devlet şiddetinin en ağır örneklerinden biri 1937 yılı ile birlikte kendini – 2884 sayılı ve 25 Aralık 1935 tarihli kanunla Tunceli adı verilerek “vali-komutan-umum müfettiş” Abdullah Alpdoğan yönetiminde yeniden yapılandırılan- Dersim’de gösterir. Halkın belleğine “Tertele” olarak işlenen bir katliam dalgası başlar. Yüzyıllardır Dersim’in sakini, yerlisi ve coğrafyanın ayrılmaz parçası olan çoğunluğu Alevi halk, bir anda kendini 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu’nun “gayet gizlidir” ibareli kararına dayanan “Tunceli Tenkil Harekâtı” ile karşı karşıya bulmuştur.
Bu doğrultuda 1937 yazında başlayan ve 1938 yazında en şiddetli noktasına ulaşan askeri operasyonlarla kadın, çocuk, yaşlı, hasta demeden binlerce insan katledilir, evleri barkları yıkılır, hayatta kalanlar yerlerinden yurtlarından göçe zorlanır. İnanç önderleri, aşiret liderleri, köyler, ocaklar sistemli bir şekilde hedef alınır.
1937 – 1938 Dersim askeri operasyonları, cumhuriyet tarihinin en utanç verici katliamlarından biri olarak tarih sayfalarındaki yerini alır. Aradan geçen yıllara rağmen, bu fiillere yakından bakmak, halkın maruz bırakıldığı şiddetin boyutu nedeniyle hala son derece sarsıcıdır.
Bugün.
Dersim katliamına dair önemli çalışmalara imza atan Prof. Dr. Bülent Bilmez ve Araştırmacı Cemal Taş’ın Dersim Kırım Envanteri Dokuz Örnek Vaka ve Mekan isimli yeni kitapları Şubat 2026’da yayınlandı. Yazarlara göre Tertele özellikle politik nedenlerle popüler ve akademik tarih yazımında ihmal edilmiştir, konu üzerinde çalışanlarca öncelikle katliam mağdurları birer sayı olmaktan çıkarılmalıdır ve birinci ve ikinci dereceden tanıkların hafızalarına/anlatımlarına dayanılarak en küçük yaştakinden en yaşlısına kadar mağdurların isimlerinin belirlenerek tarihe geçirilmesi, aradan geçen zamanın beraberinde getirdiği sınırlamalar sebebiyle zor olsa da, oldukça acil bir görevdir.
Bu önermenin itici faktörlerinden biri olduğu bu yazı, Cumhuriyet’in 102. yılına dair kutlamaların yapıldığı, “Türkiye Yüzyılı” planları ile hükümete desteğe devam çağrılarını sıkça duyduğumuz ve geleceğe yönelik umut veren bir -öyle adlandırılmasa da- barış masasının kurulduğu bir dönemde kaleme alındı. Yazı, Dersim katliamı ve sonrasında yaşananların hayatlarını bir daha eskisi gibi olamayacak bir biçimde dönüştürdüğü Karakoç ailesinin hikâyesini merkezine alıyor, aradan on yıllar geçmesine rağmen hâlâ dipdiri olan hakikat ve adalet ihtiyacını, kayıp ve kayba bağlı travmanın kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığını ve failliğin kabulü ile hesap verilebilirliğin temel bir gereklilik olarak etkisini hiç yitirmediğini ortaya koyuyor. Aynı zamanda, cumhuriyetin yıllara yayılan cezasızlık geleneğinde yargı mekanizmalarının oynadığı kilit rolü ve bu kasıtlı etkisizliğin oluşturduğu karanlık tabloyu tartışıyor, bir kayıt düşüyor, uyarı yapıyor ve bu yolla Dersim halkının hakikat ve adalet talebini bir kez daha dile getiriyor.
Yıl 1938.
Tertele, 1938’de pik noktasına ulaşmıştır. Dersim’in köylerinde, dağlarında, yaylalarında büyük bir insan katliamı yaşanmaktadır. 4 yaşındaki Sakine ve 6 yaşındaki Şemsi, bu şiddet sarmalına aileleri ile birlikte yakalanır. Sakine, yıllardır avukatlığını ve adalet arayışında yol arkadaşlığını yaptığımız – babaları İsmail Karakoç’un ileri yaşlarda yaptığı evlilikten doğan – Erdal Karakoç’un ablası; Şemsi ise kuzeni, amcasının kızıdır. Karakoç ailesi (o dönemde Koç ailesi olarak anılır), Tertele’de köylerinden sürülen, katliamda kaçış yolunda darmadağın olan, sonra Ovacık’ta bir süre tutulan ve bu süreçte de iki küçük kızı zorla kaybedilen bir ailedir.
Gerçekten de Tertele’nin en can yakıcı yöntemlerinden biri hayatta kalabilen çocukların asimile edilmek üzere ailelerinden ve topraklarından kopartılmasıdır. Bu uygulama kapsamında sayıları yüzlerle ifade edilen çocuğun bir kısmı yetimhanelere, bir kısmı yatılı okullara, bir kısmı ise asker ya da bürokrat ailelerinin “himayesine” verilir. Sakine ve Şemsi de, katliam sırasında ailelerinden zorla alınan çocuklardandır. Karakoçların, Ovacık’ta tutulurken kızlarını bulma ve geri alma çabaları sonuçsuz bırakılır, ellerinde Sakine ve Şemsi’den geriye sadece iki tutam saç kalır.
Yıl 1941. Duvarda ilk gedik.
Katliamdan ve Ovacık’taki tutulma yerinden sağ kurtulmayı başaran Karakoç ailesi, diğer çok sayıda Dersimli ile birlikte bu defa Manisa Salihli Tatarislam’daki bir kampta iskâna zorlanır. Burada Erdal Bey’in babası İsmail Karakoç, askere gönderilecek ve Dersim yasak bölge ilan edildiği için ailenin topraklarına dönmesi 1947’ye kadar engellenecektir.
Kızını ve yeğenini arayışından vazgeçmeyen İsmail Karakoç, kampta iken dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’a bir dilekçeyle ulaşır. Kızların akıbetini sorar, aileye geri verilmelerini talep eder. Bugünden bakıldığında şaşırtıcı olsa da, dilekçesine 1941’de cevap alır: Buna göre kızlar, Zonguldak Sahil Muhafaza Alay Komutanı Yarbay “Münip Yılmaz Türk”ün (resmi kayıtlarda sonradan adının “Münip Kemal Türkyılmaz” olduğu ortaya çıkacaktır) “himayesine verilmiş”tir. Yazıda Yarbay’ın İstanbul Beşiktaş İlçesindeki ev adresi paylaşılır.
Bu mektup ile İsmail Karakoç, kamptan 5 Şubat 1941’de izin alabilir (izin yazısı ailenin hâlâ elindedir) ve çocukların izini sürmek için İstanbul’a gelir. Baba Karakoç, bir polis memuru eşliğinde (Beşiktaş emniyetten biri olabilir) Beşiktaş-Bebek’te olduğu tahmin edilen adrese gider. Anlatımına göre kapıyı Münip Kemal’in eşi Huriye Hanım açar. Baba Karakoç’u ve görevliyi kabul etmez, başka zaman tekrar gelmelerini ister.
Baba Karakoç’un görevliyle ikinci gidişinde Huriye Hanım onları içeri alır, iki kız çocuğunun kendilerinde olduğunu kabul eder; anlatılana göre Münip Kemal görevi gereği İstanbul dışındadır. Bir süre sonra Huriye Hanım, İsmail Karakoç’un yanına, başları tıraşlı iki küçük kız çocuğu getirir. İsmail Bey, kızların kendi kızları olduğundan emin olamaz, tereddüt eder. Aradan zaman geçmiş, çocuklar değişmiştir. Belki çok küçük olduklarından, unuttuklarından, belki de travmalarının etkisiyle kızlardan da baba Karakoç’u tanıdıklarına dair bir işaret gelmez.
İsmail bey çaresiz evden ayrılır. Zira Huriye Hanım, kızların kendi kızları olduğundan emin değilse onları almamaları için yemin verdirmiştir. Baba Karakoç döndükten sonra kendinden emin olamaz; kızların kendi kızı ve yeğeni olduğuna dair fikri güçlenir ancak izin süresi dolduğundan Manisa’ya dönmek zorundadır. Diğer aile fertleri ile birlikte daha sonra yeniden İstanbul’a gitse de kapı artık duvardır. Yarbayın ailesinin izini bir daha bulamaz.
Sakine’nin annesi -Erdal Beyin üvey annesi- Zeynep Hanım bu süreçte, kampta ağır hastalanarak hayatını kaybeder. Baba Karakoç’un kızlara dair tereddüdü, bir ömrün en ağır pişmanlığına dönüşür.
Yıl 1990.
Sosyolog Dr. İsmail Beşikçi’nin Dersim katliamına dair tartışmalara bambaşka bir yön veren Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi kitabı yayımlanır. Döneme ilişkin belge ve bilgilere detaylı şekilde yer veren Beşikçi’ye göre bölgede yerleşik Zaza Alevi halkı hedef alan Dersim katliamı, arka planındaki politik anlayış, hedef aldığı grup, amaç, uygulanış biçimi ve sonuçları itibarıyla bir soykırımdır.
Tertele etrafındaki adalet ve gerçek arayışı bu süreçte daha etkili bir hal alır, dernekler ve girişimler oluşur, konu etrafındaki hak arama mücadelesi belirginleşir, araştırma ve çalışmalar artar.
Yıl 1995.
Ömrünü sonuç alamadığı arayış ve kayıplarının acısı ile geçiren İsmail Karakoç, 1995’te vefat eder. Ölüm döşeğindeyken kızların adını sayıklar ve onları arama görevini sonraki evliliğinden olan oğlu Erdal Karakoç’a devreder. Erdal Bey’e ve aileye kalan bu miras, çocukları bulma mücadelesi, hayatlarının bitmeyen meselesi olarak kalmaya devam edecektir.
Yıl 2010.
2000’lerin başında ülkede yaşanan yumuşak iklimin de etkisi ile Dersim katliamına dair çalışmalar daha görünür hale gelir. Tarihçiler, araştırmacılar, akademisyenler, belgeselciler ve aktivistler tarafından yeni kitaplara, yazılara, belgesellere ve kampanyalara imza atılır. Özellikle 2010’lardan itibaren bu konudaki aktivizm çalışmaları güçlenir.
Bunların bir ürünü olarak Nezahat Gündoğan’ın yönettiği İki Tutam Saç: Dersim’in Kayıp Kızları belgeseli yayınlanır. Sakine ve Şemsi’nin ve onlar gibi Tertele’de ailesinden zorla kopartılan diğer kız çocuklarının hikâyelerine ses veren belgesel büyük etki yaratır. Sakine ve Şemsi’den yadigâr iki tutam saç, esere adını verir, hikayeleri belgeselin merkezine oturur.
Yıl 2011.
Erdal Karakoç’un abla, kuzen ve aile sevgisinden kaynaklı, babadan miras mücadelesi, bu dönemde geçmişle yüzleşmeye dair yeşeren umutla hız kazanır. Erdal Bey, Başbakanlığa, Genelkurmay’a, Millî Savunma Bakanlığına başvurular yapar; bilgi ve belge ister, kızların akıbetini sorar. Hiçbir sonuç alamaz.
Dönemin Başbakanı Erdoğan, 27 Kasım 2011 tarihli bir konuşmasında Dersim katliamı nedeniyle özür diler; devamında aynı yıl Meclis Dilekçe Komisyonu bünyesinde Dersim Alt Komisyonu kurulur. Erdal Bey, Hozat Cumhuriyet Savcılığına bir suç duyurusunda bulunur, ablası ve kuzeninin akıbetlerinin araştırılması ve tespiti talebinde bulunur.
Erdal Bey’in süreçte hukuki desteğe ihtiyaç duyacağını öngörmesi ve avukat olarak bizden destek istemesi ile Karakoç ailesinin arayışına biz de dahil oluyoruz. İlk adım olarak Erdal Bey’in Hozat Cumhuriyet Savcılığı’na sunduğu suç duyurusunun takibinde destek sunuyoruz. Savcılık tarafından araştırılması gereken somut konulara dair bir çalışma yapıyor ve taleplerde bulunuyoruz.
Yıl 2012. Duvarda ikinci gedik.
Bu araştırmalar kapsamında yazılan bir yazıya cevaben Genelkurmay Başkanlığı dosyaya ‘gizli’ ibareli bir Askeri Sefahat Belgesi gönderir. Bu şekilde devlet kurumsal bir yazı ile ilk kez, Yarbay “Münip Yılmaz Türk”ün varlığını kabul eder ve kimlik bilgilerini ve askeri sicil kaydını paylaşır. Buna göre kişinin nüfus kayıtlarındaki adı “Münip Kemal Türkyılmaz”dır; Kayseri Tavlusun nüfusuna kayıtlıdır; 1936’da Yarbay rütbesi almıştır; 1941’de son görevi olan 6. Kolordu 201. Sahil Alayı Komutanlığından emekli olmuştur.
Kendisi 1886 doğumlu olan Münip Kemal, Huriye Türkyılmaz ile evlidir. İki oğulları vardır: 1928 doğumlu Oğuz Bülent ve 1934 doğumlu Teoman Türkyılmaz. Münip Kemal 1943’te, Teoman 1991’de, Huriye 1993’te ölmüştür. Oğuz Bülent’in ise hayatta olduğu ve ABD’nin Şikago şehrinde yaşadığı bilgisine ulaşılır. Dersim çocuklarının asker ve bürokrat ailelere “evlatlık” olarak verildiği tezinin aksine, kız çocukları bu ailenin nüfus kaydında yer almamaktadır.
Münip Kemal ve ailesine dair ulaşılan bu bilgiler üzerine çalışmalarımız devam ederken, Savcılık tarafından tam da bu gerekçeyle, yani “Yarbay Münip Kemal’in nüfus kaydında kız çocuklarının izi bulunmadığı ve bu şekilde kızların zorla alıkonulduğuna dair delil olmadığı” gerekçesiyle soruşturma alelacele kapatılır. Mahkemeye itirazımız reddedilir.
Yıl 2013.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine müvekkilimizin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınan haklarının ihlal edildiği gerekçesi ile başvuruda bulunuyoruz. Bir yandan da kız çocuklarını arama ısrarımız sürüyor. Erişebildiğimiz nüfus kayıtları üzerinden Oğuz Bülent’e Şikago’da ulaşmanın yollarını araştırıyoruz, Dersim Alt Komisyonu’ndan aralıksız taleplerde bulunuyoruz, 1928 doğumlu olan bu kişinin yaşının çok ileri olduğunu, gecikmeksizin kendisi ile bir görüşme yapılması gerektiğini söylüyoruz.
Israrlarımız sonuç veriyor; Komisyonun talebi ile Şikago Konsolosluğu aileye ulaşıyor. Ancak aile, avukatlarının tavsiyesi doğrultusunda “doğabilecek hukuki sorunlar” nedeniyle Konsolosluk ya da Meclis ile görüşme yapmayı reddediyor. Meclis Komisyonu’ndan daha kararlı bir tutum bekliyoruz, ama karşılık bulamıyoruz.
Bunun üzerine ailenin adını verdiği avukata email yolu ile doğrudan ulaşıyoruz. Ona konuyu açıklıyoruz, Karakoç ailesinin arayışını ve onlara destek olmanın insani gerekliliğini hatırlatıyoruz. Erdal Bey’in onayıyla, bize bilgi vermeleri halinde müvekkili aleyhine bir hukuki süreç takip etmeyeceğimizi belirtiyoruz.
Yıl 2014. Duvarda üçüncü gedik.
Önce bilgi paylaşmayı reddeden avukat, ısrarımız üzerine büyük ihtimalle filtreden geçmiş bazı bilgi kırıntılarını bize email olarak iletiyor. Buna göre, Oğuz Bülent şunları hatırlıyor:
Belirtilen yıllarda kendisi, babasının görevi nedeniyle ailesi ile beraber Malatya’da yaşamaktadır. İki asker tarafından bir gün aileye, çok kötü durumda olan 4 ve 6 yaşlarında iki kız çocuğu getirilmiştir. Annesi çocuklardan küçük olana “Güllü”, büyük olana “Gülseren” adlarını vermiştir. Bundan sonra aile Beşiktaş’a taşınmıştır. Kızlardan Gülseren 1948’de hastalanarak vefat etmiştir. Güllü ise 1950’lerde Huriye Hanım’ın izni olmadan Beşiktaş’taki bir mahallenin muhtarının oğlu ile evlenince aileden dışlanmıştır.
Bu bilgi kırıntılarını detaylandırma, bizi bir yerlere ulaştıracak verilere çevirme amaçlı sorduğumuz sorularımız kesin bir şekilde yanıtsız bırakılıyor.
Yıl 2015.
Bu beyan, Hozat Savcılığı’nın takipsizlik kararındaki gerekçeyi ortadan kaldıran “yeni delil” niteliğinde olduğu için ve kız çocuklarının varlığı ve İstanbul’a getirildikleri kabul edildiğinden, bu defa İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunuyoruz. Ancak savcılık, Oğuz Bülent’in kabul niteliğindeki beyanlarını dikkate bile almadan, önceki ret kararına atıfla soruşturma talebimizi reddediyor. Buna itirazımız da ret kararı ile kapatılıyor.
Eş zamanlı olarak devlet arşivlerinin erişilebilir kısımlarına, mezarlık müdürlüklerine, şehir, okul ve nüfus kayıtlarına bakıyor; dönemin Beşiktaş mahalle muhtarlıklarını tespit ederek kayıtlarında “Güllü” ve “Gülseren”in izlerini araştırıyor; Türkyılmazların iki oğlunun Robert Kolejinde eğitim gördüklerini (49 ve 53 sınıfları) tespit ediyoruz. Ancak erişebildiğimiz sınırlı sayıda resmi kayıtta kız çocuklarına dair bir bilgiye ulaşamıyoruz.
Yıl 2016.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kararından sonra yeniden kapanan soruşturma sürecine ilişkin Anayasa Mahkemesi’ne başvuruyoruz. Ancak Mahkeme, katliamın üzerinden yetmiş yıl geçtikten sonra başlatılan soruşturmanın etkili bir şekilde yürütülemeyeceğini ve gecikmede devlete atfedilebilecek bir eksiklik olmadığını belirterek, başvuruyu açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez buluyor. Yani Anayasa Mahkemesinin kararına göre, Karakoç ailesi 1930’larda, 40’larda, 50’lerde, 60’larda, 70’lerde, 80’lerde, 90’larda savcılıklara gidebilirdi ve şu halde, bugün aldıklarından başka sonuçlar alınabilirdi. Yüksek mahkeme bu şekilde, parçası olduğu devlet sisteminin tarihsel ve güncel gerçekliğine ve ailenin on yıllara yayılan mücadelesine gözlerini tamamen kapatıyor, elindeki adalet kılıcı ile adaleti sağlamayı değil, hak ihlali çarkını korumayı tercih ediyor.
Bu dönemde ülke yeniden karanlık bir şiddet sarmalının içine düşüyor. Meclis Komisyonu işlevsiz bırakılıyor, Dersim katliamı konusunda başlatılan süreçler kapatılıyor. 2016’da yaşanan darbe girişimi, ardından gelen OHAL ve devamındaki ciddi demokratik gerileme ile hakikat ve adalet talepleri rafa kaldırılıyor. Biz de müvekkilimizle birlikte kendimizi hukuki bir çıkmazda buluyoruz.
2024’te yeni bir kapı açılana kadar…
Yıl 2024. Duvarda dördüncü gedik.
Erdal Bey ile bağlantıya geçen İstanbul’da yaşayan Gülşen ailesi, bize yeni bir umut ışığı hediye ediyor. Aile, anneleri Gülter Gülşen’in anlatılarını paylaşıyor. Gülter Hanım’ın oğlu Ahmet Bey’in aktarımına göre Gülter Hanım, 1934 doğumludur, Dersimlidir, çocuk yaşta İstanbul’a getirilmiştir, “abla” dediği Gülseren’le birlikte Beşiktaş’ta “amca” dediği Münip Kemal ailesi ile yaşamaya başlamıştır. Gülseren Hanım bir süre sonra hastalanarak vefat etmiştir, Gülter Hanım ise 1951 yılında Beşiktaş’ta babası muhtar olan Nuri Gülşen’le evlenmiştir. Nüfus kayıtlarına göre Gülter Gülşen’in, evlenmeden önceki soyadı “Yıldız”dır.
Gülter Hanım benzer travmalardan geçen her çocuk ve birey gibi bu konu üzerine ailesi ile çok az konuşmuştur. Ancak çocukları büyüdüğünde ve sorular sormaya başladığında onlarla küçük bilgi parçaları paylaşmaya başlamıştır. Bu nedenle çocukların bilgisi çok sınırlıdır. Ancak annelerine Dersim’deki ailesini aramayı önerdiklerinde, Gülter Hanım onlara dair kırgınlığını paylaşır. Ona göre, Dersim’deki ailesi onu hiç aramamış, sormamıştır. Bu durum Erdal Bey’i ve Karakoç ailesini derinden sarsar.
Gülter Hanım’ın oğlu Ahmet Bey’in bizlerle paylaştığı öykü ile Erdal Bey’in ailesinin hikâyesi ve Oğuz Bülent’in beyanları (Gülter hanımın adını “Güllü” olarak vermesi dışında) birebir denk düşmektedir. Bu durumda Gülter Hanım’ın Erdal Bey’in ablası Sakine, Gülseren Hanım’in ise kuzeni Şemsi olma ihtimali çok güçlüdür.
Bu umudumuz, hepimizi derinden sarsan bir gerçeği öğrendiğimizde derin bir üzüntüye dönüşür, zira Gülter Hanım ileri derecede demans hastasıdır. Çok zor konuşmakta ve iletişim kurmaktadır. Yine de Karakoç ailesi ile Gülter Hanımın ailesi bir araya gelebilir. Bu buluşmada çekilen fotoğrafta, her iki aile fertlerinin de yüzünden kendilerine yaşatılanların ağırlığını okursunuz. Erdal Bey ve Gülter Hanım el eledir. Gülter Hanım’ın Dersim’in kaybedilen kız çocuklarından biri olması, iki ailenin akrabalık ilişkisi henüz resmi olarak ortaya konmamış olsa da, aralarında sarsılmaz bir bağ oluşmasına yetmiştir.
Bu yeni gelişme üzerine, 2012’de verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın dayanağını ortadan kaldıran yeni deliller ortaya çıktığı gerekçesi ile bir kez daha Hozat Cumhuriyet Savcılığına başvuruyoruz. Gülter Hanım’ın çocuklarının ve aile yakınlarının tanıklıklarının alınmasını, DNA eşleşmesi yapılmasını, Oğuz Bülent’in -hala sağsa- ve onun akrabası olan, bilgi sahibi olabilecek kişilerin bilgisinin alınmasını talep ediyoruz.
Şubat 2025.
Savcılık, bir kez daha, ilk karara atıfla “aynı taraflar” ve “aynı konu” diyerek suç duyurumuzun dayanaklarını değerlendirmeden reddediyor. Oysa Gülşen ailesinin de katılımı ile taraflar artık aynı değil, konu aynı olsa da deliller yeni, önemli ve somut. Ne Oğuz Bülent’in beyanları ne de Gülşen ailesinin anlatıları dikkate alınıyor. Bu karara itirazımız da üçüncü defa reddediliyor. Çaresiz Anayasa Mahkemesi’ne bir başvuru daha yapıyoruz.
Mayıs 2025.
Gülter Hanım, 1934 yılında Dersim dağlarında başlayan hayat yolculuğunu tamamlıyor. İstanbul’da etrafında çocuklarıyla hayata gözlerini yumuyor. Erdal Bey ve İstanbul’daki yakınları Gülter Hanım’ın cenazesine katılıyor.
Erdal Bey’in arayışına, şimdi Gülter Hanım’ın oğlu Ahmet Bey ve ailesinin katılımıyla devam ediyoruz. Nüfus, hastane ve Millî Eğitim Bakanlığı kayıtları, kapalı arşivlerin açılması, Gülter ve Gülseren Hanım’ın Sakine ve Şemsi olup olmadıklarının ve onlara ne olduğunun, bu yaşananlara dair sorumluların açığa çıkarılması için uğraşıyoruz.
Bugünden yarına.
Karakoç ve Gülşen ailelerinin öyküsü, ülkede aynı ya da benzer tarihsel dönüm noktalarından doğan binlerce öyküden biri. Onlara karşı işlenen suçlar, farklı inançların ve farklı kimliklerin reddine dayalı politikalardan beslenen 102 yıllık cumhuriyet tarihine kara harflerle yazılı olmayı sürdürüyor. Yargı başta olmak üzere devlet organlarının pusulası bu politikaların gereğinin yerine getirilmesine, bu suçların hedef aldığı kişi ve grupların hakikat ve adalet arayışlarını inkâr, unutturma ve üzerini örtme yoluyla sonuçsuz bırakmaya ayarlı olmaya devam ediyor.
Karakoç ailesinin mücadelesi, hakikatin ve adaletin önüne örülen ve muhafazası yargıya bırakılan kalın cezasızlık duvarında 88 yılda yalnızca dört gedik açabildi. Bu zor yolda hakikate ulaşmak ve adaleti sağlamak bir yana, Erdal Bey ve ailesinin arayışına şimdi Ahmet Bey ve ailesi katıldı; cevabını aradığımız ilk soru olan “Sakine ve Şemsi nerede?” sorusuna, “Gülter ve Gülseren Hanım kim?” eklendi. Ve ülkede benzer soruların sahibi binler var.
Bu sorular yanıtlanmadığı, devlet kaynaklı ağır insan hakları ihlallerine dair hakikatler ortaya çıkarılmadığı ve adalet sağlanmadığı sürece, Cumhuriyetin 102. yılına dair güzellemeler de Türkiye Yüzyılı programları da toplumun önemli bir kesimi nezdinde gerçeklikten kopuk kalmaya devam edecek. Şiddet, katliam, kayıp ve cezasızlık sarmalında ülkede varlıklarını sürdürmeye çalışan binler varken, jenerasyonlar hala bu travmalarla yüzleşmek zorunda bırakılırken toplumsal iyileşmeden ve bütünleşmeden bahsetmek mümkün olmayacak. Bu yolda atılması gereken ilk adımlar arasında ise, Dersim Tertelesine ilişkin şu taleplerin acilen karşılanması bulunuyor:
Okuyucuya çağrı.
Bu yazıda aktardığımız olaylara, Sakine ve Şemsi ile Gülter (Yıldız veya Gülşen) ve Gülseren (muhtemelen Yıldız) Hanım’a dair elinizde bilgi, belge veya tanıklık varsa, sizi bunları bizimle paylaşmaya davet ediyoruz. Özellikle Gülter ve Gülseren Hanımların Münip Kemal ve Huriye Türkyılmaz ailesi ‘himayesine’ verildiği döneme ve ailenin oğulları Oğuz Bülent ile Teoman Türkyılmaz’la birlikte 1938–1950’li yıllar arasında İstanbul Beşiktaş’ta yaşadıkları sürece dair bilgi ve görgü sahibi olanların bizimle iletişime geçmesi büyük önem taşıyor.
Tertele sırasında buna benzer pek çok olayın yaşandığını, bu ağır ihlallerden etkilenen sayısız kişi olduğunu biliyoruz. Kendi hikâyenizi ya da ailenizin tanıklığını bizimle paylaşmak isterseniz, onları da sizlerden duymayı isteriz.
İletişim: dersimkayiphakikat@gmail.com
Umudumuz, sizlerin de desteğiyle hakikat ve adalat arayışlarının önüne örülen duvarda açtığımız gedikleri çoğaltmak ve nihayetinde duvarı hep beraber tamamen yıkmak.