Artık soruşturmaya tabi olan konu bugüne kadar ne kadar etkili ve etkin gazetecilik yaptığınızdır. Gözaltı ve tutuklama da etkili gazeteciliğin kümülatif bir peşin cezalandırmasına dönüştürülmek isteniyor. Yaptığınız etkin gazeteciliğe ve etkili haberlere devam etme tehlikeniz de varsa bir gecede mesleğiniz suçunuza dönüşüyor
Avukat Mustafa Gökhan Tekşen
Türk yargı pratiği, iktidardaki güç dengelerine göre “dönemin ruhunu” çeşitli vasıtalarla ve çoğunlukla da ceza hukuku ile uygulamalarına yansıtır ve geride farkları belirleyebildiğiniz izler bırakarak “ilerler”.
Bu belirgin izleri gazeteci soruşturma ve kovuşturmalarından okumak da pekala mümkündür.
Son 24 yıllık döneme denk düşen yargı pratiğinin ilk izlerinde şimdi FETÖ olarak adlandırılan önceleri cemaat olarak ifade edilen yapının etkinliği sırasında sahte ve hukuka aykırı deliller ile kendisine tehdit gördüğü gazetecileri hedef aldığı Ahmet Şık ve Oda TV davası hatırdadır.
Akabinde FETÖ’nün tasfiyesi ile başlayan süreçte, Cumhuriyet ve Sözcü davaları yine medyanın kurumsal dizaynı için yargının devrede olduğu bir dönemdir.
Yargı süreçleri ile medya yapısını bir bütün olarak hedefe almanın yanı sıra, münferit olarak da birçok gazeteci, yine dönemin ruhu ile uyumlu en elverişli suç o günkü koşulda her ne ise (TCK madde 299, 301, 216, TMK madde 6 ) gazeteciliği ile uzun süredir zaten sınanıyor.
Bugün geldiğimiz noktada ise dönemin ruhunu en iyi yansıtan ceza kanunu maddesi TCK madde 217/A, yani bilinen adıyla “Dezenformasyon veya Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma” suçu.
2022’den beri basın meslek örgütlerinin her platformda bu maddenin gazeteciliği hedef aldığı ve bu suçtan en çok gazetecilerin mağdur olacağı öngörüsü hiç şüphesiz yersiz bir kuruntu değildi. Siyasetçilerin yasa yapımındaki ısrarı ve suçun oluşma şartlarının ne kadar zor olduğunu böyle bir suçun gazetecilikle yan yana gelmesinin mümkün olmadığı tezi daha yasa ilk uygulamaya girdiğinde çöktü ne yazık ki. Zaten bir kanun maddesinin siyasetçinin niyeti ile değil onun uygulayıcısı ile anlam bulabileceğini bilenler için bu durum da şüphesiz şaşırtıcı olmadı.
Geldiğimiz noktada şaşırma kotamızdan kalan şey artık bir gazeteciyi gözaltına almak veya tutuklamak için somut herhangi bir isnatta bulunma ihtiyacı dahi hissedilmemesi. Alican Uludağ soruşturmasında da İsmail Arı dosyasında da elle tutulur, açıklanabilir isnat bulmak çok zor. O zaman soru şu: Bu isimler niye hedefte? Son iki soruşturmadaki yargı pratiği bir başka bakış açısıyla ele alınmak zorunda. Artık soruşturmaya tabi olan konu bugüne kadar ne kadar etkili ve etkin gazetecilik yaptığınızdır. Gözaltı ve tutuklama da etkili gazeteciliğin kümülatif bir peşin cezalandırmasına dönüştürülmek isteniyor. Yaptığınız etkin gazeteciliğe ve etkili haberlere devam etme tehlikeniz de varsa bir gecede mesleğiniz suçunuza dönüşüyor.
Bir hukukçu olarak bu suçtan neden gözaltı olmaz, niye tutuklama tedbiri son çaredir, emsal Yargıtay içtihatları, Anayasa Mahkemesi ve AİHM içtihatları nedir, ifade ve basın özgürlüğü nasıl delik deşik ediliyor konularını anlatmak artık tekrara düşmekten başka bir sonucu doğurmuyor. Anayasasını uygulamayan bir TBMM, Anayasa Mahkemesi kararına direnen bir yüksek mahkemenin olduğu yerde, ifade alan hakim-savcı gözünü hukukun ilkelerine değil gücün kaynağına çeviriyor.
Bugün maalesef gerçek olan şu ki hukukun standartları ile yargının pratiği örtüşmüyor. Bu demek değildir ki hukukun ilkelerinden ve gereklerinden yukarıda tekrara düşmekten çekindiğim ve artık herkesin bildiği içtihata dönmüş emsal mahkeme kararlarını anlatmaktan ve hukukta direnmekten vazgeçeceğiz. Aksine, bu keyfilik ve belirsizlik düzeninden yine hukukun gerekleri ile ve de gazeteciliğin evrensel değerlerinden hareketle, hakikate ulaşma isteği ile ısrar edeceğiz. Fakat bu ısrar ve direnmenin, TBMM Komisyon raporlarında AYM ve AİHM kararları uygulansın temennisi olmasının ötesine geçerek, geniş kitlelerce savunulması ve basın özgürlüğü için mücadele yöntemlerinin çeşitlendirilmesi gerekliliği de bir başka mesele olarak ele alınmak zorundadır.
Başta gazeteciler olmak üzere, tüm siyasal partiler, kitle ve meslek örgütleri ile toplumun bileşenleri, yeni dönemin benimsetilmek istenen ruhu etrafa sinmeden yüksek sesle “hayır” demek için vakit kaybetmeksizin bir araya gelmelidir.