İran’da devam eden savaş, enerji güvenliği tartışmasını yeniden alevlendirdi. Bakanlık nükleeri “enerji bağımsızlığı” üzerinden savunurken, uzmanlar aksine yeni bir bağımlılık riski uyarısı yapıyor.
İran savaşı ve Hürmüz Boğazı’na ilişkin riskler küresel enerji piyasalarında yeni bir belirsizlik yarattı. Petrol ve doğal gaz fiyatlarında yaşanan dalgalanmalar, enerji ithalatına yüksek ölçüde bağımlı olan ülkelerde enerji güvenliği tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı.
Türkiye de bu ülkelerden biri. Resmi verilere göre Türkiye, petrol ihtiyacının yüzde 92’sini, doğal gaz ihtiyacının yüzde 99,1’ini, taş kömürü ihtiyacının yüzde 97’sini, elektrik üretiminin de yaklaşık yarısını ithalat yoluyla karşılıyor. Bu durum enerji politikalarını jeopolitik gelişmelere karşı son derece hassas hale getiriyor.
Son gerilimle birlikte nükleer enerji yatırımlarının enerji güvenliği açısından önemi de yeniden tartışılmaya başladı.
Paris’te düzenlenen Nükleer Enerji Zirvesi’ne katılan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, nükleer enerjinin enerji dengelemesi açısından kritik bir rol oynadığını belirterek bu durumun, Türkiye’nin enerji bağımsızlığına katkı sağlayacağını düşündüğünü dile getirdi.
Peki bu değerlendirme doğru mu?
DW Türkçe’ye konuşan enerji politikaları uzmanı Necdet Pamir, Mersin Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) projesi üzerinden dile getirilen enerji bağımsızlığı söylemine eleştirel yaklaşıyor. Pamir, Akkuyu anlaşmasının ayrıntılarına bakıldığında inşaattan işletmeye, yakıt tedarikinden atık yönetimine kadar tüm süreçlerde Rusya’ya bağımlılığın açık olduğunu vurguluyor. Pamir, “Nükleer santralin inşası yüzde yüz Rosatom’a ait. Peki bunun işletmesi kime ait? Rosatom’a ait. Yakıt nereden gelecek? Zenginleştirilmiş uranyum Rusya’dan temin edilecek. Bunun yanı sıra atık yönetimi de tamamen Ruslara bırakılmış durumda” ifadelerini kullanıyor.
Akkuyu yüzde yüz Rusya’ya ait
Mersin’de inşa edilen Akkuyu Nükleer Güç Santrali, dünyada “Yap-Sahip Ol-İşlet” modeline göre gerçekleştirilen ilk NGS projesi olma niteliğini taşıyor. Rusya’nın devlet nükleer şirketi Rosatom tarafından yürütülen proje tamamlandığında toplam 4 bin 800 megavat (MW) kurulu güce sahip olacak. Her biri bin 200 MW gücünde dört reaktörden oluşması planlanan 4 bin 800 MW gücündeki Akkuyu NGS’nin temeli 2018 yılında atıldı. Santral tam kapasiteye ulaştığında Türkiye’nin elektrik ihtiyacının yaklaşık yüzde 10’unu karşılayabileceği ifade ediliyor.
Bu nedenle bazı enerji çevreleri Akkuyu’yu Türkiye’nin enerji portföyünü çeşitlendiren stratejik bir yatırım olarak tanımlıyor. Bölgesel krizlerin enerji arzını tehdit ettiği dönemlerde nükleer enerjinin “kesintisiz ve baz yük sağlayan” bir kaynak olduğu vurgulanıyor.
Ancak Pamir, santrale ilişkin tüm süreçlerin Rusya’ya ait olduğunu belirterek enerji alanında yüksek düzeyde dışa bağımlı olan Türkiye’nin henüz santral devreye girmemişken bile Rusya’ya bağımlılığının da yadsınamaz düzeyde olduğunu vurguluyor.
Türkiye’nin doğal gazda yüzde 40-45, petrolde yüzde 60, taş kömüründe yüzde 50’in üzerinde oranlarla Rusya’ya bağımlı olduğuna işaret eden Pamir’e göre bu nedenle Akkuyu projesi enerji bağımsızlığı sağlamak bir yana Türkiye’nin enerjide Rusya’ya bağımlılığını daha da artıracak.
Alternatif daha ucuz kaynak yok mu?
Türkiye, 2010 yılında Rusya’yla yaptığı anlaşma gereği 15 yıl boyunca Akkuyu NGS’de üretilecek elektriğin yüzde 50’sini, kilovat saatini 12,35 sentten alma garantisi verdi. Üretim 15 yılda 285 milyar kilovatsaati bulacak. Bu elektrik karşılığında Rusya’ya toplam 35,2 milyar dolar ödeyecek.
Necdet Pamir’e göre bu fiyat aynı zamanda projenin maliyet tartışmasını da beraberinde getiriyor. Pamir bu konuda “4-5 sent kilovat saat elektrik toptan satış fiyatından söz edilirken, 12,35 sent kilovat saat satın alma garantisi verdiyseniz, bu pahalı bir yatırım demektir” diyor.

Pamir ayrıca Türkiye’nin mevcut elektrik üretim kapasitesinin talebin oldukça üzerinde olduğunu ifade ediyor. Mevcut santraller bakım ve işletme açısından sağlıklı şekilde çalıştırıldığında Türkiye’nin bugün en yüksek elektrik talebinin yaklaşık yüzde 40 üzerinde üretim kapasitesine sahip olduğuna işaret ediyor.
Enerji verimliliğinin de önemli bir seçenek olduğunu ifade eden Pamir’e göre sanayide, binalarda ve ulaştırmada enerji verimliliğinin artırılması durumunda mevcut kaynaklarla çok daha fazla elektrik üretmek mümkün.
TMMOB Makina Mühendisleri Odası’nın enerji verimliliğine ilişkin çalışmalarına atıf yapan Pamir, enerji üretiminde ve kullanımında verimlilik sağlanması halinde mevcut kaynaklarla yaklaşık yüzde 25 daha fazla enerji elde edilebileceğini ifade ediyor.
Güvenlik ve çevresel maliyetler
Akkuyu NGS’nin neden olacağı çevresel risklere ilişkin tartışmalar da uzun yıllardır sürüyor. Çevre ve iklim konusunda çalışan uzmanlar, Kuzey Anadolu Ecemiş aktif fay hattı uzantısında bulunan santralin deprem riskiyle karşı karşıya olduğuna işaret ediyor.
Diğer yandan santralin soğutma suyunun, küresel ısınma etkisiyle sıcaklığı yükselen Akdeniz’den alınacak olması da sadece Türkiye için değil tüm Akdeniz havzasında ülkeler için risk olarak görülüyor.
Nuclear Free Future aralarında olduğu sivil toplum kuruluşları tarafından yayınlanan Uran Atlas 2026 raporuna göre Türkiye’nin Akdeniz kıyısındaki Akkuyu sahası deprem riski bulunan bir bölgede yer alıyor ve proje hem ekolojik hem de ekonomik açıdan tartışmalı görülüyor.

Raporda ayrıca Türkiye’nin nükleer enerjiye girişinin yalnızca enerji politikası değil, jeopolitik ve stratejik sonuçları olabileceği de belirtiliyor.
Rosatom’la yapılan anlaşmaya göre atıkların nasıl bertaraf edileceği de belirsiz. Akkuyu anlaşmasının yapıldığı dönem Enerji Bakanı olan Taner Yıldız, katıldığı bir programda bunun Rusya tarafınca halledileceğini söyleminin dışında kamuoyuna açıklanan bir atık yönetimi programı yok.
Necdet Pamir’e göre nükleer enerji tartışmalarında en kritik başlıklardan biri de atık meselesi. Pamir bu konuda “Dünyanın hiçbir ülkesi nükleer atık meselesini sorunsuz olarak halletmiş değil” diyor.
Akkuyu projesinde Rosatom’la yapılan anlaşmada nükleer atıkların nasıl bertaraf edileceğine ilişkin ayrıntıların kamuoyuna açık ve net biçimde ortaya konmadığını belirten Pamir, bu belirsizliğin enerji güvenliği tartışmasının da önemli bir parçası olduğunu ifade ediyor.
Nükleer yakıt ve atıkların taşınması söz konusu olduğunda Türkiye’nin boğazları ile Ege ve Akdeniz’deki turizm kıyılarının da bu riskten etkilenebileceğine dikkat çeken Pamir, bu nedenle atık yönetimi meselesinin enerji politikalarının en kritik başlıklarından biri olduğunu belirtiyor ve ekliyor:
“Ulusal güvenliğini riske sokuyorsun. Ekosistemi riske sokuyorsun. Bunun tartışılacak tarafı yok.”
Öte yandan bazı enerji uzmanları Türkiye’nin nükleer enerjiye yönelmek yerine yenilenebilir enerji potansiyeline odaklanması gerektiğini savunuyor.
Türkiye son yıllarda güneş ve rüzgâr yatırımlarını hızla artırırken enerji dönüşümü tartışması da büyüyor. Analistlere göre Türkiye’nin enerji güvenliği yalnızca yeni üretim kapasitesi değil aynı zamanda enerji verimliliği ve yerli yenilenebilir kaynakların payının artırılmasıyla sağlanabilir.
Enerji uzmanı Pamir, Türkiye’nin yenilenebilir enerji potansiyelinin büyük bölümünün henüz kullanılmadığına işaret ediyor.
Türkiye’nin güneş enerjisinde potansiyelinin yaklaşık 360 ila 400 milyar kilovat saat civarında olduğunu belirten Pamir, bu miktarın Türkiye’nin yıllık toplam elektrik tüketimine yakın olduğuna dikkat çekiyor:
“Türkiye geçen yıl hidroelektrik, doğal gaz, kömür ve tüm yenilenebilir kaynakların toplamıyla yaklaşık 360 milyar kilovat saat elektrik tüketti. Buna karşın güneş enerjisinde bu potansiyelin yalnızca yüzde 5’i devreye alınmış durumda.”
Pamir ayrıca karasal rüzgâr enerjisinde potansiyelin yaklaşık yüzde 26’sının kullanıldığını, deniz üstü rüzgâr potansiyeline ise henüz hiç dokunulmadığını ifade ediyor.
Bu nedenle Pamir’e göre Türkiye’nin enerji güvenliği tartışmasının merkezinde, dışa bağımlılığı artırabilecek pahalı ve riskli bir nükleer model ile yerli ve yenilenebilir kaynaklara dayalı, enerji verimliliğini de esas alan bir enerji dönüşümü arasında yapılacak tercih yer alıyor.